![]()
TARAFINDAN HAZIRLANAN
ÖLÜME BAĞLI TASARRUFLAR HAKKINDA ÇALIŞMA
Tasarruf edilebilir kısmın hesabı
Borç ödemeden aciz sebebiyle mirasçılıktan çıkarma
ÖLÜME BAĞLI TASARRUFLARIN ÇEŞİT VE ŞEKİLLERİ
Terekenin alt mirasçıya geçişi
TASARRUF EDİLEBİLİR KISMIN DARALMASI
Düzenlenmesine ilişkin çeşitleri
Okuma-yazma bilenler
tarafından vasiyetname düzenlenmesi
Okuma yazma bilmeyenler tarafından vasiyetname düzenlenmesi
Sadece vasiyetname ile yapılabilecek tasarruflar
VASİYETİ YERİNE GETİRME GÖREVLİSİ
Mirasbırakandan önce ölme nedeniyle
Tereke alacaklılarının hakları
MİRAS SÖZLEŞMESİNDEN DOĞAN DAVALAR
Mirasbırakanın sağlığında mallarını vermesi durumunda
ÖLÜME BAĞLI TASARRUFLARIN İPTALİ
Saklı paylı mirasçılar lehine kazandırmalar
Mirasçıların alacaklılarının hakları
İntifa hakkı ve irat bakımından
Mutlak tenkise konu tasarruflar
Mirasçılık sıfatının kaybı halinde
Miras payını aşan kazandırmalar
Hediyeler ve evlenme giderleri Madde 502; Vasiyet yapabilmek için ayırt etme gücüne
sahip ve onbeş yaşını doldurmuş olmak gerekir. 743 S. Kanun madde 449: Onbeş yaşını
bitiren ve temyiz kudretine haiz olan kimse, kanunun tayin ettiği hudut ve
şekiller dahilinde, vasiyet tariki ile mallarında tasarruf edebilir. Bir şahsın hukuki tasarruflarda bulunabilmesi için bazı
şartlar var olması gereklidir. Bunun gibi ölüme bağlı tasarruflar içinde,
tasarrufunda bulunacak kişinin şahsında olması gereken bazı şarlar mevcuttur.
TMK.nun ölüme bağlı tasarruflardan vasiyet ve miras sözleşmesi için ayrı ayrı
tasarruf ehliyeti öngörmüş bulunmaktadır. Vasiyet için şartlara bakıldığında; a.-Onbeş yaşını doldurmuş olmak, b.-Ayırtetme gücüne sahip olmak. Bu şartlar incelendiğinde; a.- Yaş için aranan şartların oluşup oluşmadığının tesbiti
nüfus kayıtları yalnız başına yeterlidir. Bu şartın yerine geldiğine dair koşul,
vasiyetin yapıldığı tarih itibariyle vasiyetçinin onbeş yaşını doldurup
doldurmadığının tesbitidir. Esas alınacak tarihi başka türlü kabul etmek mümkün
değildir. b.- Ayırtetme gücü, TMK.nun 13. maddesinde tarif edilmiş
bulunmaktadır. Maddeye göre; “Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı,
akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun
biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, bu kanuna göre ayırt etme
gücüne sahiptir.” Madde içeriğinden de anlaşılacağı gibi maddede sayılan haller
kısıtlayıcı değil, örnek niteliğindedir. Asıl olan “akla uygun olarak davranma”
yetisinin sahip bulunmasıdır. İçeriği: Ayırtetme gücüne sahip olmayanların hukuki
tasarrufları GEREKÇE: Kanunu Medeni 360. (4721 S.Y.nın 410.) maddesinin
son fıkrası bir kimse tarafından vaki olan Hukuki tasarrufun iptali davasında
mücerret Mahkemenin o kimse hakkındaki hacir kararına istinat olunması halinde
tatbik olunur. Yoksa o kimsenin butlanı iddia edilen tasarrufta bulunduğu anda o
tasarrufun, hüküm ifade etmesi için lazım gelen temyiz kudretinden mahrum olduğu
katiyetle tahakkuk etmesi halinde mezkur fıkra hükmünün tatbikine gidilemez.
Çünkü bu halde tasarruf mezkur Kanunun onbeşinci maddesi hükmünce esasen
batıldır. Filhakika mezkur maddeye göre, “Mümeyyiz olmayan şahsın tasarrufu
Hukuki bir hüküm ifade etmez”. Mümeyyiz olmayan bir kimse ile Hukuki muamelede bulunan
diğer akidin bunu bilmeyerek hüsnüniyetle hareket etmiş olması zikri geçen
onbeşinci maddenin mutlak ve kat’ sarahati karşısında öyle bir kimsenin
tasarrufu üzerine Hukuki hükmün terettüp etmesi için kafi değildir. Kanun o gibi
temyiz kudretinden mahrum kimselerin esasen hüküm ifade etmeyen tasarrufları
hususunda o tasarruftan dolayı Hak iddia edenlerin hüsnüniyetini himaye
etmemektedir. Elverir ki o tasarrufun hüküm ifade etmesi için lüzumlu olan
temyiz kudreti derecesinin tasarruf zamanında mevcut olmadığı katiyetle sübut
bulsun. Bu takdirde kasırın hali hüsnüniyetten ziyade himayeye layık görülür.
Medeni Kanunumuzun metin ve ruhundan başka türlü bir netice çıkarılmasına imkan
yoktur. Yukarda zikredilen sebeplerden dolayı bir tasarruf zamanında temyiz
kudretinden mahrumiyeti tahakkuk eden şahsın o tasarrufu üzerine hüküm terettüp
etmeyeceği iddiasının kabulü için bunu dava eden vasiye bundan başka diğer
tarafın suiniyetini dahi ispat etmek külfeti tahmil edilemeyeceğine, (Yar.İçt. Bir. K.nun 11.06.1941 tarih, 21 E., 4 K. sayılı
kararı) Hukuk Genel Kurulu Kararları İçeriği: Temyiz
yeteneğinden yoksun bulunanların yaptıkları işlemlerin icazetle geçerlilik
kazanamayacağı Medeni Kanunun 13 ve
sonraki maddelerindeki temyiz yeteneğine ilişkin hükümler, bu yetenekten yoksun
olan kişileri korumak amacıyla konulmuş bulunduğuna göre, bu hükümlerin, amacına
aykırı olarak uygulanmaması gerekir. Bu davada, davacının vekili durumunda
bulunan Avukat (A.)’ın açmış olduğu davaya ve yaptığı işlemlere, vasinin bu
avukatı yeniden vekil atayarak icazet vermiş olması, davacının yararına bir
sonuç doğuracağından davanın başından beri yapılan işlemlerin geçerli sayılması,
bu bakımdan dahi, yasa hükümlerine uygun düşmektedir ve böyle durumlarda, temyiz
yeteneğinden yoksun bulunanların yaptıkları işlemlerin icazetle geçerlilik
kazanamayacağının kabulü, korumak istenen kimselerin yararına değil, zararına
sonuç vereceğinden, hukuka aykırı olur. Nitekim bu görüş, E. 22, K.2 sayılı ve
09.03.1955 günlü içtihadı birleştirme kararının gerekçesinde, o kararı veren
kurulca da benimsenmiştir.” (YHGK. nun 07.04.1965
tarih, 1-26 E. 149 K. sayılı kararından) İçeriği: Kişinin ayırtetme gücünden yoksun sayılması
için sadece akıl hastalığına veya akıl zafiyetine yakalanmış bulunması yeterli
değildir. MK.nun 13. maddesi hükmünce bir kimsenin temyiz kudretinden
mahrum sayılması için sadece akıl hastalığına veya akıl zafiyetine yakalanmış
bulunması kafi olmayıp bu hastalıklar neticesinde ve belli bir hadisede makul
olarak hareket edememiş olması da kanuni şartlardandır. Temyiz kudretinden
mahrum olduğu iddia edilen (H.N.) noterde satış vaadi senedinin ve tapu sicil
muhafızlığının tapu tahrir işlerinin yapıldığı sırada bu işin ehemmiyetini
kavrayacak derecede temyiz kudretini haiz olup olmadığı noktası üzerinde
durulması ve bu kanunun akıl ve sinir hastalıkları mütehassıslarından seçilecek
bilirkişilere incelettirilmesi ve bu mevzuda rapor alındıktan sonra bir hüküm
tesisi gerekli iken eksik incelemeye dayanılarak yazılı şekilde karar verilmiş
olması doğru bulunmamıştır. Bu sebeple hükmün bozulmasına karar verilerek dosya
yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda bazı sebep ve
düşüncelerle eski hükümde direnmeye karar verilmiştir. Davacının, davalı (H.N.)den 20.000 liraya bir taşınmaz mal
satın aldıktan sonra davalının mirasçılarının davalıyı hacir altına aldırdıkları
ve 961/727 sayılı dosya ile davacı aleyhine açılan davada (H.N.)’nin sabit olan
ehliyetsizliği sebebiyle satışın ve davacı adına tesis olunan tapu kaydının
iptaline ve satış bedelini geri almak için dava açmakta muhtariyetine dair
verilen kararın kesinleştiği, davacının ve hükme uyarak, davalı hakkında
giriştiği icra takibine karşı, davalı vekilinin borcu kabul etmeyerek itiraz
etmesi üzerine bu davayı açmak zorunda bırakıldığı iddia edilmiş, satış
bedelinin masraflarıyla birlikte davalıdan alınması istenmiştir. (H.N.(‘nin
ehliyetsizliği sebebiyle, satış işleminin ve davacı adına tesis olunan tapu
kaydının iptaline dair verilen 20.04.1963 günlü hüküm kesinleşmiştir. Davalının
satış sırasında hukuki ehliyetinin bulunmadığı ve yaptığı satış işleminin bu
nedenle iptali gerektiği hakkındaki (kesin hüküm) karşısında davalının (ehliyeti
konusunda) yeniden soruşturma yapılması gerekmez. Ancak; Davacı bu davada dava konusu taşınmaz malın satış bedeli
olarak davalıya ödediği paranın geri alınmasını istemiş ve davalı taraf
kendilerine böyle bir paranın ödenmediğini savunmuş bulunduğuna göre, mahkemece
BK.nun 61. maddesi hükmü gözönünde tutularak bu konuda tarafların gösterecekleri
şahitler dinlendikten ve tekmil delilleri toplandıktan sonra elde edilecek sonuç
çevresinde hüküm tesisi gerekmektedir. Zira noterlikçe düzenlenen satış vaadi
senedinde ve tapudan getirilen akit tablosu yalnız (H.N.)’nun satış bedelini
peşinen aldığı yazılmış, fakat, bu paranın işlem sırasında davalıya gerçekten
ödenmiş olup olmadığı hakkında, her iki belgede de bir açıklama yapılmamıştır.
Satış işlemi sırasında ehliyetsiz bulunan bir kişinin (ben satış bedelini
tamamen aldım) demesinin, bir hukuki değeri bulunmadığı gözönünde tutularak bu
noktadan soruşturma eksikliğinin giderilmesi ve tarafların delillerinin
toplanarak bir sonuca varılması gerekmektedir. (HGK.nun 12.11.1969 tarih, 3/1185 E., 799 K.
sayılı kararı) Madde 503; .- Miras sözleşmesi yapabilmek için ayırt
etme gücüne sahip ve ergin olmak, kısıtlı bulunmamak gerekir. 743 S. Kanun madde 450: Miras
mukavelesi yapabilmek için, yapanın reşit olması şarttır. Miras sözleşmesinin iki taraflı sözleşme
niteliğinde bulunmasından dolayı, Kanun Koyucu vasiyet düzenlenmesindeki
ehliyetten daha ağır ehliyet koşullarını Midas sözleşmesinin düzenlenmesinde
aramış bulunmaktadır. Maddeye göre; a.-Ayırtetme gücüne sahip olmak, b.-Ergin olmak c.-Kısıtlı bulunmamak, gibi koşullar aranmış
bulunmaktadır. Aranan şartlar incelendiğinde; a.- Ayırtetme gücü hakkında, vasiyette
ehliyet koşulları hakkında inceleme yapılmış bulunmaktadır. b.-Ergin olmak; TMK.unu,
kişinin ergin olması ve ergin sayılması hakkında 11 ve 12. maddeleri düzenlemiş
bulunmaktadır. TMK.nun 11. maddesinde; “Erginlik onsekiz yaşın doldurulmasıyla
başlar./ Evlenme kişiyi ergin kılar.” Şeklinde iki fıkradan oluşan düzenlemenin
ver olduğu görülmüştür. Buna göre, Ayırtetme gücüne sahip olmak şartı
ile 18 yaşını doldurmuş olmak, ve evlenme. İle kişinin ergin olması söz
konusudur. TMK.nun 11. maddesindeki
bu düzenlemeden sonra gelen 12. maddesinde de bazı şarların oluşması durumunda
onsekiz yaşına gelmemiş kişilerin ergin sayılmasının mümkün olduğunu kabul etmiş
bulunmaktadır. Maddede; “Onbeş yaşını dolduran küçük, kendi isteği ve velisinin
rızasıyla mahkemece ergin kılınır.” denilmiş olmakla, kişinin ergin kılınması
için, ilk koşul onbeş yaşın doldurulmuş olması, kişinin ergin kılınmayı istemesi
ve velisinin izni gerektiği gibi, ergin kılınmanın ancak mahkeme kararı ile
mümkün olduğu kabul edilmiş bulunmaktadır. c.- Kısıtlı bulunmamak;
Bu koşul, vasiyetnamenin düzenlenmesinde aranan şartlardan tamamen farklı bir
koşul olarak miras sözleşmesinin tanziminde kabul edilmiş bulunmaktadır. TMK.
kişinin hangi hallerde kısıtlanmasının mümkün olduğunu 405 ve devam eden
maddelerinde ayrıntılı olarak düzenlemiş bulunmaktadır. Konumuzun ölüme bağlı
tasarruflar olması nedeniyle, başlıklar halinde kısıtlama nedenlerinin
belirtilmesi ile yetinilmiştir. Kısıtlanmayı gerektiren haller; 1.-Akıl hastalığı ve
akıl zayıflığı (mad. 405). 2.-Savurganlık, alkol
veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim (mad. 406). 3.-Özgürlüğü bağlayıcı ceza (mad. 407). 4.-İstek üzerine (mad. 408). Bu haller
Yasada sınırlayıcı olarak sayılmış bulunmaktadır. Hemen belirtelim ki, ölüme bağlı
tasarrufların düzenlenmesinde vekalet veya başka yolla temsil mümkün değildir.
Bu nedenle gerek vasiyetname tanziminde, gerekse miras sözleşmesi yapımında,
mirasbırakanın Yasanın aradığı şartları taşımakla birlikte tanzimi bizzat
kendisi yapacaktır. Başka bir deyişle de resmi düzenleme sırasında bizzat
memurun yanında olacak ve beyanda bulunacaktır. Yukarıda belirtilen şartlar oluşmadan, ölüme
bağlı tasarruf yapıldığında, tasarruf yok hükmünde midir? Ölüme bağlı bir
tasarruf dışında, tasarruf söz konusu olsa idi, tasarrufun geçerliliğinden söz
etmek mümkün olmayacaktı (mad.15). Ancak, ölüme bağlı tasarruflarda yorum daima
murisin son arzularına yerine getirmek olduğundan, ölüme bağlı tasarruflarda
Kanun Koyucu farklı bir kabul yoluna gitmiş bulunmaktadır. Bu nedenle gerekli
ehliyet koşulları oluşmamış olsa dahi, murisin düzenlediği ölüme bağlı tasarruf
kendiliğinden geçersiz olmaz. Ancak iptali gereken bir tasarruf olabilir. İptal
edilmediği sürece geçerliliğini korur. Esasen ileride görüleceği gibi saklı
paylı mirasçılarında bazı hallerde murisin son arzularını yerine getirmek
istemeleri mümkündür. Bu nedenle ölüme bağlı tasarruflar kendiliğinden yok
hükmünde değildir. Genel
Kurul kararları İçeriği: Mirasbırakanın hukuki ehliyetinin tesbiti Taraflar arasındaki "vasiyetnamenin iptali" davasından
dolayı yapılan yargılama sonunda; İ... Asliye 12. Hukuk Mahkemesi'nce davanın
reddine dair verilen kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi
üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin ilamıyla; (...İzmir Asliye 7. Hukuk
Mahkemesi'nin dosyasında vasiyetçinin 09.08.1990 tarihindeki tasarruf ehliyeti
incelenmiştir. Bu davada ise 03.12.1990 tarihindeki tasarruf ehliyeti söz
konusudur. Mahkemece vasiyetçinin bu tarihteki tasarruf ehliyeti konusunda taraf
delilleri toplanmadan ve bilirkişi raporu alınmadan karar verilmiştir. Mahkemece
yapılacak iş, taraf delillerini toplamak, vasiyetçinin 03.12.1990 tarihindeki
tasarruf ehliyeti konusunda yeniden bilirkişi raporu almak ve sonucuna göre bir
karar vermekten ibarettir. Bu yönler gözardı edilerek eksik inceleme ve
araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir...) gerekçesiyle
bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda;
mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hukuk Genel Kurulu'nca incelenerek direnme kararı süresinde
temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği
görüşüldü: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki
tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve
özellikle 1908 doğumlu olan vasiyetçi, vasiyetnamenin düzenlendiği 03.12.1990
tarihinde 82 yaşın üzerindedir. Mahkeme kararına esas alınan ve vasiyetçinin tasarruf
ehliyetini haiz olduğuna dair 09.08.1990 tarihli rapor ile vasiyetnamenin
düzenlendiği tarih arasında geçen 4 aylık sürenin, vasiyetçinin yaşı gözönüne
alındığında azımsanmayacak bir müddet olduğu açıktır. Kaldı ki, hükme esas
alınan 09.08.1990 tarihli doktor raporundan sonra, vasiyetçi hakkında hacir
altına alınması isteği ile açılan dava nedeni ile İ... Devlet Hastanesi Sağlık
Kurulu'nca verilen 07.09.1990 tarihli raporda da "ileri senilite" teşhisi
konularak kendisine bir müşavir tayin edilmesinin uygun olacağının belirtilmiş
bulunmasına göre, Hukuk Genel Kurulu'nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına
uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu
nedenle direnme kararı bozulmalıdır. (HGK.nun 17.05.1995 gün ve 99 E., 534 K. sayılı kararı) Daire Kararları İçeriği: Bir kimse adına yasal ve sözleşmeye dayalı
temsilci aracılığı ile ölüme bağlı tasarruf düzenlenemez. Ölüme bağlı tasarruflar kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardan
olup, doğrudan doğruya kullanılması zorunludur. Bu konuda temsil hükümleri
işlemez. Yani bir kimse adına kanuni ve akdi temsilcisi (veli, vasi ve vekil)
ölüme bağlı tasarrufta bulunamaz. Kayyım, velinin hukuken yapabileceği ve fakat
fiilen yapmaktan yasaklandığı işlemleri yapmak için tayin olunabilir. Az önce
belirtildiği gibi, vekil küçük adına ölüme bağlı tasarrufta bulunamayacağına
göre, kayyıma böyle bir yetkinin verilmesi düşünülemez. Bu durumda kayyım tayini
isteğinin hukuki dayanağı yoktur. (Yar. 2.HD.nin 04.05.1978 tarih, 3444 E., 358 K. sayılı
kararı) Madde 504: Mirasbırakanın yanılma, aldatma, korkutma
veya zorlama etkisi altında yaptığı ölüme bağlı tasarruf geçersizdir. Ancak,
mirasbırakan yanıldığını veya aldatıldığını öğrendiği ya da korkutma veya
zorlamanın etkisinden kurtulduğu günden başlayarak bir yıl içinde tasarruftan
dönmediği takdirde tasarruf geçerli sayılır. Ölüme bağlı tasarrufta
kişinin veya şeyin belirtilmesinde açık yanılma hâlinde mirasbırakanın gerçek
arzusu kesin olarak tespit edilebilirse, tasarruf bu arzuya göre düzeltilir. 743 S. Kanun madde 451: Hata, hile,
tehdit veya cebir tesiri altında yapılan ölüme bağlı tasarruflar batıldır. Şu
kadar ki, bu tasarrufları yapan kimse hataya veya hileye vakıf olduğu yahut
tehdit veya cebir tesirinden kurtulduğu tarihten itibaren bir sene içinde rücu
etmediği takdirde mezkur tasarruflar, sahih addolunur. Tasarrufu yapan kimse, şahsı veya şeyi tayin
ederken açık bir hataya düşmüş ise kendisinin hakiki arzusunu katiyetle tayin
mümkün olduğu takdirde; hatalı tasarruf, bu arzuya göre tashih olunur. Ölüme bağlı tasarrufun düzenlediği sırada,
mirasbırakanın iradesi gerek kendi ihmalinden gerekse harici katılımlardan
dolayı sakatlanmış olabilir. TMK.nun 504. maddesinde iradeyi sakatlayan haller
sınırlayıcı olarak sayılmış olmakla beraber kabul edilen nedenlerin yoruma açık
olduğu ortadadır. Mirasbırakanın iradesini sakatlayan
hallerin bulunması halinde ilerleyen bölümlerde görüleceği gibi ölüme bağlı
tasarrufun iptali mümkün ise de, şimdilik incelenen konu iradeyi sakatlayan
hallerin bulunması halinde ölüme bağlı tasarruftan rücua ait koşullar
incelenecektir. İradeyi sakatlayan haller esas itibariyle
BK.nun 23 ve devam eden maddelerinde düzenlendiği gibi, kabil edilen nedenlerin
tanımları yapılmıştır. Bu nedenle olayımız itibariyle mirasbırakanın iradesini
sakatlayan nedenlerin incelenmesi sırasında BK. hükümlerinden yararlanmak
gerekmektedir. Maddenin kabul ettiği iradeyi sakatlayan haller ayrı ayrı
incelendiğinde; 1.- Yanılma; “İç irade ile açıklanan irade
arasında farkında olmadan irade sahibinin bilgisi ve isteği dışında meydana
gelen uyumsuzluk haline (beyanda hata), muamele iradesinin oluşmasındaki düşünce
ve tasavvur da (saikteki hata)” denir.
Böylece hatanın tanımı ve türleri açıklanabilir. BK.nu 23 ve devam eden
maddelerinde beyanda bulunanın hatası ile bağlı olmaması için, hatanın esaslı
olması gereklidir. Başka bir deyişle saik hataları yalnız başına sözleşmenin
geçersizliğini veya iptalini gerektirmez. Buna karşılık ölüme bağlı
tasarruflarda hatanın esaslı hata olup olmasının bir önemi yoktur. Tek koşul
vardır oda, hatayı oluşturan hal ile, ölüme bağlı tasarruf arasında illiyet
bağının bulunmasıdır ve yeterlidir. Bu nedenle hatanın niteliği ve kapsamının
önemi bulunmamaktadır. Bu sonuç gereğince TMK.nun 504/2. maddesinde de açık
yanılmadan söz edilmesinin nedeni de budur. 2.- Aldatma; Genel anlamda aldatma, “bir
kimseyi belirli bir hususu yapmaya sevketmek, o yönde bir irade açıklamasında
bulunmasını sağlamak kastı ile o kimsede yanlış bir kanı uyandırmak ya da esasen
var olan hatalı fikrinin devamını sağlamaktır”. Buna bağlı olarak, ölüme bağlı
tasarruf için tanımlama yapacak olursak “hile (aldatma), muriste kasten hatalı
bir tasavvur uyandırmak veya kasten muriste mevcut hatalı bir tasavvuru istismar
ederek onu ölüme bağlı bir tasarrufta bulunmaya sevk etmektir”
olarak tanımlayabiliriz. Aldanmada olduğu gibi, aldatma ile ölüme
bağlı tasarruf arasında illiyet bağının bulunması, rücu ve iptal için
gereklidir. BK.unu hükümlerine göre, sözleşme sırasında aldatılan kişinin
sözleşme ile bağlı olmaması için, sözleşmenin karşı tarafı veya onun istemi ile
üçüncü kişi tarafından aldatılmış ve böylece sözleşmenin yapılmış olması
gerekir. Bu kural ölüme bağlı tasarruflar için uygulamaz. Az yukarıda aldatmada
kabul edilen kural karşısında, BK.ununda aranan şartların burada da aranması
ölüme bağlı tasarrufların niteliği ile bağdaşamaz. Burada şunu değinmekte fayda
vardır. TMK.nun 578. maddesi gereğince esasen murisi aldatan açısından aldatma,
mirastan mahrumiyet nedenidir. 3.-Korkutma ve zorlama; Bir kimsenin yapmak
istemediği bir hukuki işlemi yapmadığı veya yapmak istemediği bir hukuki işlemi
yapması kendisinin veya yakınlarının zarara uğrayacağının manevi anlamda baskı
oluşturulması korkutma, maddi anlamda baskı oluşturması da zorlamayı oluşturur.
BK.unu hükümlerine göre, korkutma ve zorlamanın önemli nitelikte olması
aranmakta ise de, ölüme bağlı tasarruflarda bu niteliğinin aranması yerinde
değildir. Bunun sonucu olarak, mirasbırakanın kendisini korkutma ve zorlama
altında olduğunu düşünerek dahi olsa, ölüme bağlı tasarrufu düzenlemiş olması
karşısında bundan rücu etmesi mümkündür. TMK.nun 504/1. maddesinin 1. cümlesinde iradeyi sakatlayan
nedenlerin neler olduğu açıklandıktan sonra 2. cümlesinde de, iradeyi sakatlayan
nedenlerin bulunması halinde mirasbırakanın, ölüme bağlı tasarrufundan
dönmesinin koşulu ortaya konmuş bulunmaktadır. Benzer hükümler BK.nun 31.
maddesinde de kabul edilmiş bulunmaktadır. İncelemeye konu 504/1. maddesinin 2. cümlesi gözönüne
alındığında, mirasbırakanın iradesini sakatlayan nedenlerin bulunması halinde,
ölüme bağlı tasarruftan dönme koşulu bir yıllık süreye bağlanmış bulunmaktadır.
Bir yıllık süre, iradeyi sakatlayan olayın öğrenilmesinden ve ortadan
kalkmasından itibaren başlayacaktır. Mirasbırakan iradesini sakatlayan etkenin
varlığını öğrendiği ve etkinin kalktığı tarihten itibaren bir yıl içersinde,
ölüme bağlı tasarrufundan dönmemiş olması halinde tasarruf geçerli hale gelir.
Muris tarafından rücu edilemeyeceği gibi, ölümünden sonra da ilgililer
tarafından iptal davasına konu olamaz. Bu bölümde şunu da değinmekte fayda bulunmaktadır. TMK.nun
504. maddesindeki, ölüme bağlı tasarruftan dönme deyimi ile, miras sözleşmesinin
kastedildiğini anlamak gerekmektedir. İlgili bölümde açıklanacağı gibi,
vasiyetnameden dönme, mirasbırakan tarafından her zaman mümkündür. Madde esas
itibariyle dönmeden bahsettiğinden iptal ile ilgili açıklamalar burada
yapılmamıştır. Maddenin(504) son fıkrası ile, ölüme bağlı tasarrufların
murisin arzusuna göre yorumlanacağı kabul edilmiş bulunmaktadır. Esasen bu husus
ölüme bağlı tasarrufların genel niteliğinden de çıkmaktadır. Maddeye göre,
mirasbırakanın açık yanılgısı tesbit edildiğinde, murisin gerçek arzusunun ne
olduğunun tesbit edilmesi ve tesbit edilen arzuya değer verilmesi gereklidir. Daire Kararları İçeriği: Aldatma hukuksal nedeni ile açılan iptal
davalarında BK.nun 31. maddesinde öngörülen süre temlik işlemin yapıldığı
tarihten değil, hilenin öğrenildiği tarihten başlar Davada davacının, hile hukuksal nedeni ile dava konusu 60
ve 62 parsel sayılı taşınmazlara ilişkin temliki tasarrufun iptalini istediği
açıktır. Nitekim, mahkemece de bu iddia bu yolda nitelendirilmiştir. Hile
hukuksal nedeni ile açılan iptal davalarında BK.nun 31. maddesinde öngörülen
süre temliki işlemin yapıldığı tarihten değil, hilenin öğrenildiği tarihten
başlar. 0 halde, mahkemece hileye ıttıla yönünden tarafların gösterecekleri
delillerin dinlenilmesi, ıttıla tarihinin açıkça saptanması, davanın süresinde
açıldığının anlaşılması halinde, hile iddiasının her türlü delille
ispatlanabileceği dikkate alınarak işin esasının incelenmesi, yanların tüm
delilleri toplanıp değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi
gerekirken, noksan inceleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere davanın reddine
karar verilmesi doğru değildir (Yar. 1.HD.nin 15.10.984 Tarih. 998 E., 10185 K. sayılı
kararı) İçeriği: Korkutma ve zorlamada süre, korku ve zorlamanın
kalktığı günden itibaren işlemeye başlar Davacı ikraha (korku ve zorlamaya) dayanarak davalıya
verdiği belgenin iptalini istemiştir. Davacı tanıkları davalının babası
davacıya; seni döverim, öldürürüm gibi sözler söylediği ve davacının bu etki
altında belgeyi düzenlediğini söylemişlerdir. Belge 07.11.1964 günlü olup dava
29.12.1966 gününde açılmıştır. Borçlar Yasasının 31. maddesine göre, davanın,
korkunun kalktığı günden başlayarak bir yıl içinde açılması gerektir. Bu süre
hak düşürücü bir süre olup mahkemece re’sen gözetilmesi gerekir. Davacı bu
süreyi geçirdiğinden davanın bu yönden reddedilmemesi bozmayı gerektirir. (Yar. 4.HD.nin 23.02.97l Tarih 11815 E., 1685 K. sayılı
kararı) Madde 505: Mirasçı olarak altsoyu, ana ve babası,
kardeşleri veya eşi bulunan mirasbırakan, mirasının saklı paylar dışında kalan
kısmında ölüme bağlı tasarrufta bulunabilir. Bu mirasçılardan hiç biri yoksa, mirasbırakan mirasının
tamamında tasarruf edebilir. 743 S Kanun madde 452: Füruu, baba
ve anası, erkek ve kız kardeşi yahut karısı veya kocası sağ iken vefat eden
murisin ölüme bağlı tasarrufları, bu kimselerin mahfuz hisseleri miktarından
fazla olan mallarında muteberdir. Bu mirasçılardan kimse bulunmazsa, muris,
bütün mirasta tasarruf edebilir. Mülkiyet hakkının kısıtlanamayacağı hukukumuzun genel
kuralıdır. Ancak, bu kuralın mutlak olarak uygulanması her kuralda olduğu gibi
mümkün bulunmamaktadır. Mülkiyet hakkının kanundan doğan kısıtlamaları mevcut
olup, bunlardan biriside ölüme bağlı tasarruflarda karşımıza çıkmaktadır.
İstisnaya göre; mirasbırakan terekesi üzerinde saklı paylı mirasçılarının saklı
payları dışında kalan kısmı üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabilir. Başka bir
deyiş ile mirasbırakan saklı paylı mirasçılarının saklı payları üzerinde
karşılıksız tasarrufta bulunamaz. Mirasbırakanın saklı paylı mirasçısı
bulunmadığında, mirasbırakan tüm mal varlığı üzerinde gerek sağlararası gerekse
ölüme bağlı tasarrufta bulunabilmesi için hiçbir kısıtlama mevcut değildir.
Kanun 505. maddede murisin terekesi üzerindeki tasarruf edilebilir alanı
belirledikten sonra, sınırın kapsamında kalan saklı paylı mirasçıların kimler
olduğunu ve saklı paylarının miktarını bir sonraki maddede düzenlemiş
bulunmaktadır. Madde 506: Saklı pay aşağıdaki oranlardan
ibarettir: 1. Altsoy için yasal miras payının yarısı, 2. Ana ve babadan her biri için yasal miras payının dörtte
biri, 3. Kardeşlerden her biri için yasal miras payının sekizde
biri, 4. Sağ kalan eş için, altsoy veya ana ve baba
zümresiyle birlikte mirasçı olması hâlinde yasal miras payının tamamı, diğer
hâllerde yasal miras payının dörtte üçü. 743 S. Kanun Madde 453: Mahfuz hisse
aşağıdaki miktarlardan ibarettir. Füruu için kanuni miras hakkının dörtte
üçü, Ana ve babadan her biri için kanuni miras
hakkının yarısı, Kardeşlerden her biri için kanuni miras
hakkının dörtte biri, Sağ kalan eş için, füruu ile birlikte
mirasçı olması halinde kanuni miras hakkının tümü, diğer hallerde kanuni miras
hakkının yarısı, Gelirinin yarısından fazlası kamu görevi
niteliğindeki işlerin yapımına bırakarak vakıf kurulmasında mahfuz hisse,
yukarıda gösterilen hisselerin üçte iki oranındadır. Genel ve katma bütçeye dahil kurum ve
kuruluşlarla, il özel idarelerine, belediyelere, Kanunla kurulan fonlara, kamu
yararına çalışan derneklere ve gelirinin yarısından fazlasını kamu görevi
niteliğinde işlere harcayan vakıflara yapılan ölüme bağlı tasarruflar ve
hibelerde yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır. 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk
Medeni Kanunu (TMK.) birçok alanda yürürlükten kaldırdığı 743 sayılı Medeni
Kanunun (MK.) düzenlemelerinden ayrılmış bulunmaktadır. İşte bu farklılıklardan
biride saklı paylı mirasçıların saklı pay oranlarına ilişkindir. Aşağıda tablo
olarak her iki yasadaki saklı pay oranları yasal miras payları gözönüne alınarak
gösterilmiştir.
Saklı Paylı Mirasçı
743 S.Yasa
4721 S.Yasa
Altsoy
3/4
1/2
Baba - Anne
1/2
1/4
Kardeş
1/4
1/8
Eş
Altsoy ile
Tam
----
Altsoy, Anne-Baba
----
Tam
Diğerleri ile
1/2
3/4 Tablodan da anlaşılacağı gibi, TMK.unu eş dışında kalan
saklı paylı mirasçıların saklı payında indirime giderek, mirasbırakanın tasarruf
alanını genişletmiş bulunmaktadır. Buna karşılık murisin hayatını paylaştığı
eşin daha fazla korunması amaçlanmış bulunmaktadır. Madde 507: Tasarruf edilebilir kısım, terekenin
mirasbırakanın ölümü günündeki durumuna göre hesaplanır. Hesap yapılırken, mirasbırakanın borçları, cenaze
giderleri, terekenin mühürlenmesi ve yazımı giderleri, mirasbırakan ile birlikte
yaşayan ve onun tarafından bakılan kimselerin üç aylık geçim giderleri terekeden
indirilir. 743 S. Kanun Madde 454: Tasarruf
nisabı, terekenin vefat günündeki haline göre hesap olunur. Müteveffanın
borçları, cenaze masrafı, terekeye mühürlemek ve defter tutma masrafları,
müteveffa ile bir arada yaşayan kimselerin bir aylık iaşe masrafları, tereken
tenzil olunur. Yukarıda belirtilen saklı paylar gözönüne alınarak
mirasbırakanın serbestçe tasarruf edebileceği kısmın hesaplanması gerekmektedir.
Ancak mirasbırakanın serbest tasarruf miktarının hesaplanmasına geçmeden önce,
terekenin hangi tarih itibariyle değerinin esas alınması gerektiği konusu
üzerinde durmakta fayda bulunmaktadır. TMK.nun 507/1. maddesinde, miras hukukun
genel prensibi tekrarlanmış, maddede kabul edilen kurala göre; tereke değerinin
murisin ölüm günündeki değerler esas alınarak bulunması gerektiği kabul edilmiş
bulunmaktadır. Terekenin tüm alacakları yanında mevcut mal varlığının para ile
ölçülebilir değeri esas alınacaktır. Terekenin borçlarının ne olduğu ise, TMK.unun 507/2.
maddesinde açıkça gösterilmiştir. Bu maddenin iyi kavranmasında fayda
bulunmaktadır. Çünkü, uygulama özellikle tenkis davalarında bu değerler önem
arzetmektedir. Bu nedenle maddede genel olarak kabul edilen tereke giderleri
(terekenin pasifi) aşağıda maddeler halinde sayılmış bulunmaktadır. a.- Mirasbırakanın borçları, b.-Cenaze giderleri, c.-Terekenin mühürlenmesi ve yazımı giderleri, d.-Mirasbırakan ile birlikte yaşayan ve onun tarafından
bakılan kimselerin üç aylık geçim giderleri. Murisin cenazesi için yapılacak olan giderlerin, terekeden
karşılanması kabul edilmiş bulunmaktadır. Cenaze giderlerinin murisin yaşam
tarzına uygun olması gereklidir. Bunun yanında (d) bendine ilişkin giderler
araştırılır iken dikkat edilmesi gereken konu, murisin bakımını yüklendiği
kişilerdir. Muris ile birlikte yaşayan bu kişilerin muris tarafından bakılmayıp,
aksine murise bakmaları durumunda bendin uygulama kabiliyeti bulunmamaktadır. Maddede sayılan hallerden (d) dışında kalan haller, mülga
743 sayılı kanunda da aynen kabul edilmiş bulunmakta idi. (d) bendinde
belirtilen hal dahi 743 sayılı Kanunda da kabul edilmiş olmakla birlikte süre
yönünden farklılık getirilmiştir. MK.ununda bu süre bir ay olarak kabul edilmiş
iken TMK.ununda üç ay olarak öngörülmüştür. Tenkis konusundaki bölüm yanında bu
bölümde TMK.nun yürürlüğünden önce yayınlanmış ve halen geçerliliğini koruyan
Yargıtay kararlarında bu süre devamlı olarak yürürlükteki kanuna uygun olarak
bir ay olarak gösterilmiş olduğundan Yargıtay Kararlarının incelenmesinde bu
hususun gözönüne alınması gerekir. Şimdi mirasbırakanın serbest tasarruf miktarının
hesaplanması yönünde bir örnek verelim. Kanunda terekeye dahil olması gerektiği bildirilen
değerlerle birlikte terekenin murisin ölüm günündeki aktif değeri
10.000.000.000.-TL, 507. maddede belirtilen giderlerin ise 2.000.000.000.-TL.
olduğu ve murisin ölümü ile geriye iki evladı yanında eşini mirasçı olarak
bıraktığı kabul edilsin. Buna göre; Net tereke= 10.000.000.000 – 2.000.000.000 =
8.000.000.000.-TL. dir. Yargıtay’ın bu güne kadar kabul ettiği gibi öncelikle sağ
eşin saklı payının terekeden indirilmesi gerekir. Eşin miras payı ise ¼ olup,
saklı payı da miras hakkının tamamı olduğuna göre; 8.000.000.000 : ¼ = 2.000.000.000.-TL eşin saklı payı
olarak bulunur ve bu değer gerek 743, gerekse 4721 sayılı Yasalar için
geçerlidir. Geri kalan 6.000.000.000.-TL’de evlatların saklı payı ise,
743 sayılı yasaya göre ¾, 4721 sayılı Yasaya göre de ½ olması nedeniyle ayrı
ayrı bulalım. 743 sayılı Yasaya göre; 3.000.000.000 : ¾ = 2.250.000.000.-TL’şer evlatların saklı
payı olur. o halde; 2.250.000.000 x 2 = 4.500.000.000.-TL, evlatların
saklı payı olarak bulunduktan sonra bu miktar eşin saklı pay olarak aldığı
değerden sonra kalan değerden çıkarıldığında, murisin saklı paylar çıktıktan
sonra serbest tasarruf miktarı değer olarak ortaya çıkar. 6.000.000.000 – 4.500.000.000 = 1.500.000.000.-TL.
mirasbırakanın serbest tasarruf miktarı olur. Aynı yolla 4721 sayılı Yasadaki oranlar uygulanarak; 6.000.000.000 : 2 = 3.000.000.000.-TL. 3.000.000.000 : ½ = 1.500.000.000 X 2 = 3.000.000.000.-TL.
evlatların saklı payı, 6.000.000.000 – 3.000.000.000 = 3.000.000.000.-TL. murisin
serbest tasarruf miktarıdır. Açıklanan bu hesaplama tarzında, özellikle evlatların miras
payları ayrı ayrı bulunmuş olup, murisin örnekte olduğundan başka mirasçı
bırakması durumunda yanı yolun izlenmesi gerektiğinden dolayı bu yola
gidilmiştir. Sistem aynen uygulandığında ve az yukarıda çizilen tablo gözönüne
alındığında mirasçı sayısı ve sıfatının önemi yoktur. İçeriği: Tasarruf Nisabı Tereke ile mahfuz hisseler toplamı arasındaki fark tasarruf
nisabını ifade eder (MK. 452). Tasarruf nisabı üzerinde, miras bırakan dilediği
şekilde tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Tasarruf nisabının bulunabilmesi
için tereke ile mahfuz hisseler toplamının değerlerinin ayrı ayrı bilinmesine
ihtiyaç vardır. Bu nedenle evvela terekenin tesbiti, bilahare tesbit edilen
terekenin değerlendirilmesi icap eder. Tereke özel bir mamelek olduğuna göre bunun bir aktifi ve
birde pasifi bulunmaktadır. Aktif kısmı, miras bırakanın ölüm gününde fiilen
bıraktığı mameleki değerlerdir. Pasif kısmı ise Medeni Kanunun 454/2. maddesinde
sayılan miras bırakanın borçları, cenaze masrafları, terekeyi mühürleme ve
defter tutma masrafları, miras bırakanla bir arada yaşayanların bir aylık iaşe
masrafından ibarettir. Miras bırakanın yaptığı tasarruflarda, tasarruf nisabı
sınırları içinde kalıp kalmadığının belirlenebilmesi için, Kanun, 454/1.
maddesinde “tasarruf nisabı, terekenin vefat günündeki haline göre hesap olunur”
kuralını getirmiştir. Buna göre menkul ve gayrimenkul malların mirasın açıldığı
tarihteki satış kıymetleri, tahvil ve hisse senetlerinin borsa fiyatları, ölüme
karşı sigortaların ıştıra kıymetleri (MK 456), sağlar arası teberruların keza
ölüm tarihindeki kıymetleri esas alınarak değerlendirme yapılmaktadır. (Y. İçt. Bir. K. 11.11.1994 tarih, 4 E., 4 K. sayılı karar
gerekçesinden) Genel Kurul kararları İçeriği: Murisin, son günlerinde beraber yaşayan kimse
bulunmadığı takdirde, terekenin borçları arasına iaşe tutarının katılması söz
konusu olmaz. Tarafların iddia ve savunmalarına ve özel daire ilamındaki
bozma sebebi, ölenle beraber yaşayanların bir aylık iaşe giderlerinin masraf
hesabına geçirilmediğine ilişkin bulunduğuna, olayda ise ölenin son günlerini
yalnız başına geçirdiği, beraber yaşayan kimsesi bulunmayıp, gündelikle çalışan
bir işçi tarafından bakıldığı, dosyadan anlaşılmış olduğuna ve kararda
gösterilen diğer gerekçelere göre yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle
usul ve Kanuna uygun olan direnme kararının onanması gereklidir. (HGK.nun 25.11.1967 tarih, 409 E., 569 K. sayılı
kararı) İçeriği: Temlikten sonra, miras bırakının arsaya bina
yaptırması sebebi ile yaptığı masrafın, terekenin alacakları arasında yer alması
gerekir. Miras bırakan tarafından önceden temlik edilen şey arsadır.
Arsanın
ölüm tarihindeki değerinin esas alınması M.K. nun 454. maddesine uygundur. miras
bırakanın temlikten sonra bu arsaya bina yaptırması, arsa sahipleri yararına bir
gider yapmış, yani bir para vermiş olması demektir ki bu giderin yapıldığı
zamandaki değeri ne ise ölüm tarihindeki değeri de şüphesiz ondan ibarettir.
Burada ayrı ayrı iki teberru vardır; her ikisinin de ayrı ayrı değerlendirilmesi
gerekir. Şayet, arsa mütemmim cüz’ü ile beraber teberru edilmiş bulunsaydı o
zaman, her ikisi için birlikte ölüm tarihinde ki tek değerin esas alınması
gerekir idi. (HGK.nun 05.12.1962 tarih 2-130 E., 68 K. sayılı kararı) Daire Kararları İçeriği: Serbest tasarruf miktarının hesaplanması. Temlike konu taşınmaz ile temlik dışı terekenin ölüm
günündeki değerlerinin toplanması bundan miras bırakanın borçları ile cenaze
giderleri ve ölenle birlikte yaşayanların bir aylık iaşe tutarları
ve varsa terekenin tesbiti masraflarının indirilmesi, geriye kalan üzerinden
saklı pay ve tasarruf nisabının tesbit edilmesi, temlik dışı tereke tutarının
terekenin aktifine eklenmesi ve bundan, davacının miras payına düşenin saklı
paydan indirilmesi, böylece net saklı payın hesaplanması, sonucu uyarınca karar
verilmesi gerekir. (Yar. 2.HD.nin 08.07.1980 tarih, 4054 E., 5829 K. sayılı
kararı) İçeriği: Serbest tasarruf miktarı ile saklı paylı
mirasçıların saklı payının bulunması için öncelikle eşin saklı payının tereken
çıkarılması gerekir. Net terekeden eşin saklı payının indirilmesi, geriye kalan
üzerinden füruun (alt soyun) saklı payı ile tasarruf nisabının hesaplanması
zorunludur. Mahkemece eşin saklı payı indirilmeden doğrudan doğruya tasarruf
nisabının hesaplanması yanlıştır. (Yar. 2.HD.nin 24.01.1980 tarih, 263 E. 464 K. sayılı
kararı) İçeriği: Murisin serbest tasarruf miktarının hesaplanması
için öncelikle eşin saklı payı terekeden çıkarılır. Tasarruf nisabı ve saklı payın bulunması için, miras
bırakanın bütün mal varlığı ile alacaklarının ve temlike konu olan şeylerin ölüm
günündeki niteliklerine göre değerleri toplanır. Bundan ölenin borçları ile
cenaze, iaşe ve defter tutma masrafları indirilerek terekenin mevcudu bulunur.
Mirasçılar arasında eş varsa eşin 1/4 tutarındaki saklı payı indirilir. Artanın
1/4 ü tasarruf nisabı olarak ayrılır. Geriye kalan 3/4
ise füruuna saklı payı olarak kabul olunur. Eğer ölenin temlik dışı terekesi var
ise ölüm tarihindeki değeri terekeye eklenir ve temlik dışı terekeden miras
paylarına düşen, saklı paylarından indirilerek saklı paya tecavüz eden gerçek
miktar tesbit edilir. Gösterilen şekilde bir hesap yapılmaksızın davacıların
miras paylan oranında tapunun iptaline karar verilmesi isabetsizdir. (Yar.2.HD.nin 30.04.1985 tarih, 3916 E., 4154 K. sayılı
kararı) İçeriği: Birlikte yaşama deyimi Ölen ile birlikte yaşayanların bir aylık iaşe masraflarının,
terekenin borçları arasına katılması zorunludur (MK. 454). Madde metnindeki
“birlikte yaşama” deyimi, sadece mirasçılar ve ölenin kanunen bakmakla yükümlü
olduğu kişilere yönelik olmayıp, eylemli olarak geçimini sağladığı kişileri de
kapsamaktadır. Bu hüküm, 8K. nun 45. maddesinde yer alan “destekten yoksun
kalacak” kişiler ile paralellik göstermektedir. Bu yönün gözetilmemiş olması
bozmayı gerektirir. (Yar. 2.HD.nin 25.12.1980 tarih, 8542 E.,9537 K. sayılı
kararı) İçeriği: Ölenin davalı tarafından bakılması, cenaze
giderlerinin hesaplanması (S.B.) ve arkadaşları ile (A.) ve (M.G.) arasındaki tenkis
davası nedeniyle yapılan yargılama sonunda verilen hükmün temyizen mürafaa
icrası suretiyle tetkiki davalılar tarafından istenilmekle, 1-Ölenin, sağlığında kimseye bakmadığı, esasen kendisine
davalıların baktığı anlaşıldığından bir aylık iaşe tutarının terekeye eklenmesi
söz konusu olamaz. Onun için bu yöne değinen temyiz itirazı yerinde değildir. 2- Tenkis davalarında açık hesap yapılmaksızın tahmini ve
harca esas olmak üzere belirtilen rakam aşılabilir. Olayda bu ayrık durum
vardır. Onun için Usulün 454. maddesinden söz edilerek, tenkisi gereken
miktardan daha aza karar verilmesi doğru değilse de, hükmü davacı temyiz
etmediğinden bu durum bozma sebebi sayılmamış, yanlışlığa değinilmekle
yetinilmiştir. 3- Cenaze giderinin ölenin sosyal seviyesi ve çevrenin
geleneklerine göre hesaplanması gerekir. Bu konuda eksik inceleme varsa da
Mahkemece esasen saklı paya tecavüz edilen miktardan aza karar verilmiş olup,
davalı tarafın ileri sürdüğü miktar terekenin borçları arasına katılsa bile,
hükmün sonucu değişmez. Onun için bu yön bozma sebebi sayılmamıştır. (Yar. 2.HD.nin 02.02.1978 tarih, 8644 E., 761 K. sayılı
kararı) İçeriği: Mahfuz hissenin (saklı payın) tanımı, ve
niteliği (M.) ile (A.) mirasçıları (T.) ve arkadaşları ve (Ma.) ve
arkadaşları arasındaki tenkis davasının yapılan muhakemesi sonunda, mahalli
mahkemece verilen hüküm davacı tarafından temyiz edilmekle; evrak okunup, gereği
görüşülüp düşünüldü: “Yakın kan hısımlığı ve aile münasebetlerinden doğan bağlar,
kanun koyucuları, bazı kanuni mirasçılara miras hisselerinin belirli kısmı
üzerinde, murisin iradesiyle bertaraf edilemeyen bir hak tanımaya zorlamıştır.
Kanunun öngördüğü istisnalar (MK. 457-520 vd.) dışında murisin iradesi ile
bertaraf edilmeyen bu hakka, mahfuz hisse (MK. 453) kendilerine böyle bir hak
tanınan kimselere de mahfuz hisse sahibi adı verilir’. İşte bu hakkı murisin,
ihlal ve tecavüzlerine karşı koruma davalarına tenkis davası denmektedir.
İsviçre-Türk “Medeni Kanununda mahfuz hisse kanuni bir miras hakkı olarak
düzenlenmiş bulunmaktadır.” Böylece mahfuz hissesine tecavüz edilen kişinin bir
alacaklı değil, miras hakkı ihlal edilen kişi olarak değerlendirilmesi
zorunluluğu ortaya çıkar. Tenkis davası bir miras payının tamamlanması
davasıdır. (Yar. 2.HD.nin 04.02.1993 tarih, 12436 E., 816 K. sayılı
kararı) İçeriği: Davaya konu malın niteliğinin değiştirilmiş
olması Davalı, dava konusu taşınmazın üzerindeki evi yıktırıp
yerine yeni bina yaptığını ileri sürmüş, davacı taraf ise buna karşı,
koymamıştır. Öyle ise taşınmazın temlik edildiği gündeki niteliğine göre ölüm
tarihindeki değerinin tesbit edilip terekeye eklenmesi gerekirken sonradan
yapılan binanın değerin terekenin aktifin eklenmesi usul ve Kanuna aykırıdır (Yar. 2.HD.nin 18.05.1976 tarih, 2637 E., 4248 K. sayılı
kararı) İçeriği: Davaya konu taşınmaz üzerine davalı, bina yapmış
ise, taşınmazın arsa olarak ölüm günündeki değeri terekeye eklenir. Davalılardan (H.) kendisine temlik edilen yerde bina
yaptırdığını iddia ettiğine göre, tarafların bu konudaki delillerinin toplaması,
savunma sabit olduğu takdirde arsanın ölüm günündeki değerinin terekeye
eklenmesi ve saklı pay ile tasarruf nisabının buna göre bulunması gerekirken bu
yön üzerinde durulması yanlıştır. (Yar. 2.HD. nin 20.04.1972 tarih, 2411 E., 2447 K. sayılı
kararı) İçeriği: Temlike konu olmasa dahi, terekeye oluşturan
taşınmazların emsal kıyaslaması yapılarak değerlerinin tesbiti zorunludur. Terekenin mevcudunun bulunması için temlike konu olan ve
olmayan taşınmazların emsal kıyaslaması yaptırılarak bilirkişiler eliyle
değerinin tesbiti ve sonucu uyarınca işlem yapılması gerekirken her iki
incelemede de tek bilirkişinin yetersiz ve mukayesesiz raporunun hükme esas
alınması usul ve Kanuna aykırıdır. (Yar. 2.HD,nin 14.02.1977 tarih, 56 E., 1233 K. sayılı
kararı) İçeriği: Satılan şeyin miras bırakan tarafından alınan
bedelinin, terekenin borçları arasına katılması gerekir. Davalı tarafın temlik bedeli olarak miras bırakana verdiği
taşınmaz parasının terekenin borçları arasına katılmamış olması bozmayı
gerektirir. (Yar. 2.HD.nin 31.05.1977 tarih, 2114 E., 4531 K. sayılı
kararı) İçeriği: Tenkis hesabı yapılırken, ölümden sonra ödenen
borç tutarı, terekenin borçları arasına katılamaz. Mirasın açılmasından sonra terekenin borcunun ödenmesi,
mirasçılar adına tasarruf (BK. 410) niteliğinde olup, miras bırakan adına bir
işlem değildir. Onun için ölümden sonra ödendiği ileri sürülen borç, terekenin
pasifine eklenemez. Çünkü Medeni Kanunun 454. maddesi, ölüm günündeki duruma
göre tereke mevcudunun tespitini öngörmüştür. 0 halde ölümden sonra ödendiği
savunulan borçların tereke mevcuduna eklenmiş olması doğru değilse de, hükmü
davacı temyiz etmediğinden bu yön bozma sebebi sayılmamış yanlışlığa işaret
edilmekle yetinilmiştir. Temlik dışı terekenin ölüm günündeki değerinin terekeye
eklenmesi,
bundan davacıların miras payına düşenin saklı paylarından indirilmesi gerekir.
Bu yolda işlem yapılmamış olması usul ve Kanuna aykırıdır, (Yar. 2.HD.nin 14.10.1976 tarih, 6181 E., 7032 K. sayılı
kararı) İçeriği:Cenaze giderinin terekenin borçları arasına
katılması zorunludur. Cenaze giderlerinin terekenin borçları arasına katılmaması
ve ayrıca temlike konu taşınmazların taksiminin mümkün olup olmadığının
araştırılmaması kabul şekli bakımından yanlıştır. (Yar. 2.HD.nin 25.12.1986 tarih, 11145 E., 11417 K. sayılı
kararı) İçeriği: Ölenle birlikte yaşayanlardan amaç, her halde
mirasçılar olmayıp, ölenin fiilen yardımından yoksun kalan kişilerdir. Medeni Kanunun 585. ve 454. maddelerinin beraberce
incelenmesinden çıkan sonuca göre ölenle birlikte yaşayanlardan maksat, ölüm
halinde ölenin fiilen yardımından yoksun kalacak kişilerdir. Miras bırakanın
geliri esasen kendisini geçindirecek tutarda bile değildir. Onun için ölenle
birlikte oturanların onun yardımından yoksun kaldıkları düşünülemez. 0 halde bu
yöne ilişen temyiz itirazları yerinde değildir. (Yar. 2.HD.nin 30.12.1974 tarih, 8374 E., 8163 K. sayılı
kararı) İçeriği:Miras bırakanın ölünceye kadar bakmak şartı ile
sözleşme yaptığı kişi, kendisine bakmakla yükümlüdür. Onun için bu kişi için
iaşe tutarının terekenin borçları arasına katılmamış olması doğrudur. Miras bırakan ölünceye kadar bakma şartı ile eşi (H.) ile
sözleşme yaptığına göre (H.)’nin ona Kanunen (MK. 151) bakması asıldır. Onunu
için kocanın karısına baktığı düşünülemez. Miras bırakanın başka kimseye
bakmadığı, aksine çocuklarının ona baktığı anlaşılmıştır. Bu bakımdan Medeni
Kanunun 454. maddesine göre bir aylık iaşe tutarının terekenin borçları arasına
katılmamış olması doğrudur. (Yar. 2.HD.nin 16.02.1978 tarih, 918 E., 1220 K. sayılı
kararı) İçeriği: Mirasbırakanın, mirasçı tarafından geçimi
sağlanması durumunda terekeden inecek iaşe tutarı yoktur. Medeni Kanunun 454. maddesiyle 585. maddesinin birlikte
incelenmesinden çıkan sonuca göre, miras bırakan ile birlikte oturmayanların
iaşe tutarı terekenin borçları arasına katılamaz. Olayda karı koca ayrı
yaşamakta olup, ölen, davalı (H.) yanında oturmaktadır. Diğer bir deyimle miras
bırakan davalı (H.)’ye bakmayıp aksine (H.), onu himayesine almış bulunmaktadır.
Bu bakımdan bir aylık iaşe tutarı olarak ikibin liranın terekenin borçları
arasına katılması bozmayı gerektirir. (Yar. 2.HD.nin 11.03.1973 tarih, 1856 E.,1213 K. sayılı
kararı) İçeriği: Murisin, son günlerinde beraber yaşayan kimse
bulunmadığı takdirde, terekenin borçları arasına iaşe tutarının katılması söz
konusu olmaz. Tarafların iddia ve savunmalarına ve özel daire ilamındaki
bozma sebebi, ölenle beraber yaşayanların bir aylık iaşe giderlerinin masraf
hesabına geçirilmediğine ilişkin bulunduğuna, olayda ise ölenin son günlerini
yalnız başına geçirdiği, beraber yaşayan kimsesi bulunmayıp, gündelikle çalışan
bir işçi tarafından bakıldığı, dosyadan anlaşılmış olduğuna ve kararda
gösterilen diğer gerekçelere göre yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle
usul ve Kanuna uygun olan direnme kararının onanması gereklidir. İçeriği: Terekenin mühürleme ve tespit masrafı, terekenin
borçları arasına katılır. Tasarruf nisabının M.K. nun 454. maddesi dairesinde,
terekenin ölüm günündeki haline göre hesaplanması gerekir. Temlik konusu
mallarla, temlik dişi malların ölüm tarihindeki kıymetlerine göre tutarları
tesbit olunur. Cenaze masrafı, terekenin mühürleme ve defter tutma masrafları ve
ölenle bir arada yaşayan kimsellerin iaşe giderleri terekeden düşüldükten sonra
kalandan saklı payın bulunması ve temlik dışı mallardan davacıya isabet edecek
miras payı, saklı paydan düşülerek arta kalandan davalıların her birinin
ödeyeceği miktarların belirlenmesi gerekirken tenlik dışı malların bedelinin
tereke tutarından düşülmemesi yanlış olduğu gibi, bozma ilamının 6. bendinde
açıkça belirtildiği üzere temlikin bedelsiz olduğu iddia edilmediği halde bu
bedellerin tereke borçları arasında gösterilmesi ve yine bozma ilamının 9.
bendinde kesinlikle gösterilmemesine rağmen saklı payın davalılardan
müteselsilen tahsiline karar verilmesi yanlıştır. (Yar. 2.HD.nin 22.03.1968 tarih, gün 7298 E., 1869 K.
sayılı kararı) İçeriği: Miras bırakanın hak edip de henüz alamadığı
paranın terekenin aktifine eklenmesi gerekir. Miras bırakanın hak edip de henüz alamadığı paranın tesbiti
ile bunun terekeye eklenmesi ileri sürüldüğü halde bu savunma hakkında bir
inceleme yapılmamış olması yanlıştır. (Yar. 2.HD.nin 23.03.1980 tarih, 2155 E., 2339 K. sayılı
kararı) İçeriği: Kıdem tazminatı terekeye dahil haklardan
değildir. Kıdem tazminatı ve ölüm yardımı sebebiyle mirasçılara
yapılan ödemeler terekeye ait olmayıp mirasçıların kendilerine aittir. Bu yön
gözetilmeksizin bunların da terekenin aktifine eklenmesi isabetsizdir. (Yar. 2.HD.nin 07.05.1985 tarih, 4197 E.,4382 K. sayılı
kararı) İçeriği: Emekli ikramiyesi, terekeye dahil olmadığı için
terekenin aktifine eklenmez. 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunun 89. maddesi gereğince
görevi başında ölen memurun ikramiyesi emekli maaşına hak kazanan kişilere ait
olduğundan, ikramiye terekeye dahil değildir. Ancak, emekliliğini isteyip de
henüz ikramiyesini almadan ölmüş olanın ikramiyesi mirasçılarına verilir. Onun
için miras bırakan bu ikramiye üzerinde tasarrufta bulunabilir. Ölüm yardımı için de aynı kurallar geçerlidir. Olayda, miras bırakan görevde iken ölmüştür. Bir kimsenin
kendisine ait olmayan şeyi vasiyet etmesi lüzum ifade etmez. Öyle ise bu vasiyet
hükümsüzdür. Yok sayılan işlemlerde ise zaman aşımı olmaz. (Yar. 2.HD.nin 20.01.1977 tarih, 295 E., 414 K. sayılı
kararı) İçeriği: ölüm tazminatı, terekeye dahil haklardan
değildir. Miras bırakanın hizmetinde bulunduğu müessese tarafından
ödenen ölüm tazminatı ailesi efradının şahsi hakkı olup terekeye dahil emvalden
değildir. Bunu alan mirasçı mirası red hakkından yoksun sayılmaz. Miras bırakan,
bu tazminatın kime verilmesi gerektiği hakkında bir beyanname doldurmamışsa,
karısı müessesenin verdiği tazminatta, miras payı oranında hak sahibidir. (Yar. 2.HD.nin 15.07.1968 tarih, 4262 E., 4770 K. sayılı
kararı) İçeriği:Emekli Sandığınca yapılan toptan ödeme,
mirasçılara ait olduğu için terekeye eklenmez. Emekli Sandığının yaptığı toptan ödeme, Kanun gereği
mirasçılara verilen bir para olduğu için tenkis davasına konu teşkil etmez. (Yar. 2.HD.nin 27.02.1967 tarih, 953 E., 1097 K. sayılı
kararı) İçeriği: Dava devam ederken davalı ölürse, mirasçıları
onun halefi olarak, davaya devam ederler, Dava devam ederken davacı ölürse Usulün 41. maddesi
gereğince mirasçılara tebligat yapılır. Mirasçılar davayı birlikte takip
etmekten kaçınırlar ise miras şirketine temsilci tayin ettirilir. Kanunda kayyım
denmiş ise de amaç, Medeni Kanunun 581. maddesinde öngörülen temsilciliktir.
Olayda davacı ölmüş, mirasçılardan yalnız davada kendisini vekil ile temsil
ettirmiş, diğer mirasçılara tebligat yapılmamıştır. Oysa bir mirasçının yalnız
başına davayı yürütmesi mümkün değildir. Bu bakımdan davacıya. diğer mirasçıları
davaya katmak üzere mehil verilmesi, aksi halde miras şirketine temsilci tayin
ettirmesi için imkan tanınması gerekir. (Yar. 2.HD.nin 09.03.1977 tarih, 706 E., 2060 K. sayılı
kararı) İçeriği: Sağ eş davada taraf olmasa bile, öncelikle saklı
payının terekeden indirilmesi gerekir. Eş, davaya dahil olsa da, olmasa da, mirasçıların saklı
paylan hesaplanırken eşin saklı payının tereke toplamından indirilmesi
zorunludur. Bu yönün gözetilmemiş olması hem yanlış, hem de uyulan bozma ile
doğan kazanılmış hakka aykırıdır. (Yar. 2.HD.nin 13.05.1976 tarih, 3846 E., 4086 K. sayılı
kararı) İçeriği: Temlik dışı terekenin ölüm günündeki değeri
terekeye eklenir. Davalı taraf temlik dışı terekenin varlığını ileri sürdüğüne
göre, bunların ölüm tarihindeki değerlerinin tereke hesabına katılması bu değer
üzerinden davacının saklı payının bulunması ve temlik dışı terekeden davacının
miras payına düşen miktarın onun saklı payından indirilerek davacının saklı
payına tecavüz eden tutarın hüküm altına alınması zorunludur. (Yar. 2.HD.nin 09.04.1987 tarih, 2151 E., 5176 K. sayılı
kararı) İçeriği: Temlik dışı terekeden, davacının miras payına
düşen miktarın, saklı payından indirilmesi zorunludur. Temlike konu taşınmaz ile temlik dışı terekenin ölüm
günündeki değerlerinin bulunması, bundan miras bırakanın borçlan ile cenaze
giderleri ve ölenle birlikte yaşayanların bir aylık iaşe tutarlarının
indirilmesi, geriye kalan üzerinden saklı pay ve tasarruf nisabının
hesaplanması, temlik dışı terekeden davacıların miras paylarına düşenin saklı
paylarından indirilmesi ve sonucuna göre hüküm verilmesi zorunludur. Bu kurala
uyulmamış olması Medeni Kanunun 454. maddesine aykırıdır. (Yar. 2.HD.nin 09.12.1976 tarih, 7728 E., 8788 K. sayılı
kararı) İçeriği: Bankadaki paranın paylaşılmış olması 1- Bankadaki paraların taraflar aralarında bölüştürülmüş
olması bunların terekeye eklenmesine ve saklı pay ile tasarruf nisabının
hesaplanmasına engel değildir. Aksine zorunluluk vardır. Bu yönün gözetilmemiş
olması usul ve Kanuna aykırıdır. 2- Taşınmazlardan 45 parselin 6/24 payı temlik edildiğine
göre, bu payın ölüm günündeki değerinin terekenin aktifine eklenmesi ve geriye
kalan 18/24 payın ise temlik dişi tereke olarak yine terekeye ilave edilmesi
gerekir. Taşınmazın ölüm günündeki değeri 300 bin lira iken 225 bin lirasının
ilave edilmiş olması karşısında, aradaki 75 bin liralık farkın açıkta kalması
yanlıştır. (Yar. 2.HD.nin 22.06.1976 tarih 4137 E., 5237 K. sayılı
kararı) Madde 508: Mirasbırakanın sağlararası karşılıksız
kazandırmaları, tenkise tâbi oldukları ölçüde, tasarruf edilebilir kısmın
hesabında terekeye eklenir. 743 S. Kanun Madde 455: müteveffanın
ölüme bağlı olmayarak vaki tenkise tabi teberruları, tasarruf nisabının hesabı
için, terekeye zam olunur. Mirasbırakanın sadece, ölüme bağlı tasarrufları tenkise tabi
olmayıp, sağlararası karşılıksız kazandırmaları da tenkis davasına konu
olabilir. İşte ele alınan madde, bu tasarrufların tenkise tabi olduğu ölçüde
terekeye ekleneceğini öngörmektedir. Maddenin bu tanzim tarzından da anlaşıldığı
gibi, ölüme bağlı tasarrufların terekeye eklenmesi mümkün değildir. Sağlararası
kazandırmaların karşılıksız olması aranacağı gibi tenkis edilebilir olması ve
açılmış bir tenkis davasının bulunması gerekir. Bu koşullardan biri eksik olduğu
takdirde, sağlararası kazandırmalar karşılıksız olsa dahi terekeye ilave
edilmesi düşünülemez. Açılmış bir tenkis davasının yargılaması sırasında değir
koşullar gerçekleşmiş bile olsa, taraflara, karşılıksız kazandırmanın terekeye
ilavesi gerektiğinin iddia ve savunma yanında def’i olarak da olsa ileri
sürülmesi gerekir. Başka bir deyişle hakim tarafından re’sen gözönüne alınamaz. Maddenin uygulanması sırasında TMK.nun 565.maddesi gözden
uzak tutulmamalıdır. Daire kararları İçeriği: Miras bırakanın sağlığında saklı pay sahibi
mirasçısına tenkise tabi olacak şekilde kazandırmada bulunduğu gerçekleşirse,
bunun ölüm günündeki değeri terekeye eklenir. Miras bırakanın sağlığında davacılara tenkise tabi temlikte
bulunduğu ileri sürüldüğüne göre, bu konuda araştırma yapılması, savunma
gerçekleştiğinde yapılan temliklerin ölüm günündeki değerlerinin terekeye
eklenmesi ve temlik edilen değerin, bundan yararlananların saklı paylarından
indirilmesi gerekir. Bu yönün gözetilmemesi Medeni Kanunun 455. maddesine
aykırıdır. (Yar. 2.HD.nin 10.06.1982 tarih, 4738 E., 5224 K. sayılı
kararı) İçeriği: Tenkis davası mevcut olmadan, davacıya yapılan
sağlıktaki tenkise tabi kazandırmaların değeri terekeye eklenemez. Miras bırakan üçüncü kişilere de sağlığında temliki
tasarrufta bulunmuş olup da bunlar hakkında dava açılmamış ise adı geçenlere
yapılan kazandırmalar, tenkis hesabına dahil edilemezler. Olayda üçüncü kişilere
yapıldığı ve tenkise tabi nitelikte bulunduğu ileri sürülen teberrular sebebiyle
o kişiler hakkında açılmış bir dava olmadığı ve temyize konu davada da herhangi
bir sıfatlan bulunmadığı için bu kimselere ait kazandırmaların ölüm günündeki
değerlerinin terekenin aktifine eklenmesi yani Medeni Kanunun 455. maddesinin
uygulanması mümkün değildir. Bu yönün ihmal olunması isabetsizdir. (Yar. 2.HD.nin 22.02.1983 tarih, 1269 E., 1439 K. sayılı
kararı) İçeriği: Ölüme bağlı tasarruflarda TMK. 507. maddesi
uygulanmaz. Miras bırakan, tasarruf nisabını davacılara vasiyet etmiş
ve buna karşı konmamıştır. Şu durumda vasiyetin niteliği itibarı ile olayda
Medeni Kanunun 455. maddesinin uygulanması söz konusu olamaz. Tenkis hesabı
terekenin ölüm günündeki haline göre yapılır. 0 halde vasiyete konu olup
tasarruf nisabı dışında kalan kısım, temlik dışı terekeyi teşkil etmektedir.
Öyle ise bunun terekeye eklenmesi ve davacıların miras paylarına düşen kısmın
saklı paylarından indirilmesi, böylece saklı paya gerçek tecavüzün tesbit ve
tayin olunması ve tenkise karar verilmesi gerekirken vasiyetle terekeden çıkan
kazandırma dahi temlik dışı tereke olarak kabul edilip terekeye eklenmesi ve
buna göre hesaplama yapılarak temlik isteminin red edilmesi yanlıştır. (Yar. 2.HD.nin 24.10.1985 tarih, 7335 E., 8545 K. sayılı
kararı) İçeriği: Mirasbırakanın sağlığında tenkis edilebilir
karşılıksız kazandırmaları tenkis edilebilir oldukları ölçüde terekeye ilave
edilir. Davacılara yapılan temliklerin terekenin aktifine
eklenebilmesi için, bunların Kanunen tenkisinin kabil olması zorunludur (M.K.
455). Oysa karşı davalılardan (H.) ve (H.K)’ye yapılan temlikler, 1964 yılında
ve davacı eş henüz miras bırakan ile evlenmeden önce yapılmıştır. Hal böyle
olunca tenkisi kabil değildir. Bu yönün gözetilmemiş olması yanlıştır. (Yar. 2.HD.nin 27.03.1986 tarih, 3020 E., 3245 K. sayılı
kararı) İçeriği: Taraflarca ileri sürülmedikçe 507. maddeye göre
yapılan temliklerin değeri terekeye eklenmez. Davacıya yapılan bağış bakımından da Medeni Kanunun 455.
maddesi hükmü gereğince yaptığı bir tenkis def’i bulunmamaktadır. Bu bakımdan 10
parsel sayılı taşınmazın ölüm tarihindeki değerinin tereke hesabına katılmaması,
mevcut delillere göre hesapların yapılması, sonucu uyarınca karar verilmesi
gerekirken, bunun tereke hesabına katılması ve bu taşınmazdan davacıya yapılan
payın onun saklı payını karşıladığından söz dilerek isteğin reddi yanlıştır. (Yar. 2.HD.nin 06.05.1986 tarih, 2672 E., 4736 K. sayılı
kararı) Madde: 509: Mirasbırakanın kendi ölümünde ödenmek
üzere üçüncü kişi lehine hayat sigortası sözleşmesi yapması veya böyle bir
kişiyi sonradan lehdar olarak tayin etmesi ya da sigortacıya karşı olan istem
hakkını sağlararası veya ölüme bağlı tasarrufla karşılıksız olarak üçüncü kişiye
devretmesi hâlinde, sigorta alacağının mirasbırakanın ölümü zamanındaki satın
alma değeri terekeye eklenir. 743 S. Kanun Madde 456: Müteveffa
tarafından, vefatı halinde tediye edilmek üzere kendi namına ve üçüncü şahıs
lehine akdedilen veya kendi namına akdedilip de hayatta vaki veya ölüme bağlı
tasarruf ile bir üçüncü şahıs lehine devir yahut müteveffanın hayatında ivazsız
ahara temlik olunan sigortalar ancak vefat anındaki iştira kıymetleri ile
terekeye dahil olur. Mirasbırakan, kendi ölümü halinde ödenmek
üzere üçüncü kişiler yararına hayat sigortası sözleşmesinde bulunmuş veya
üçüncü kişiyi lehdar olarak tayin etmiş olması durumunda, veyahut sigortayı
kendi yararına imzaladıktan sonra, sigorta şirketine karşı talep hakkını
sağlararası veya ölüme bağlı tasarruf ile karşılıksız olarak üçüncü kişiye
temlik etmiş olması halinde, sigorta alacağının mirasbırakanın ölümü zamanındaki
satın alma değerinin terekeye ekleneceği kabul edilmiş bulunmaktadır. Maddenin uygulanması için TTK.nun 1329 ve
TMK.nun 567. maddelerinin gözden uzak tutulmaması gerekir. Maddede kabul edilen kural 567. madde ile
tekrar edilmiş bulunmaktadır. Hayat sigortasının terekeye ilave edilmesi için,
sigorta primlerinin her şeyden önce mirasbırakan tarafından ödenmiş olması ve bu
sigortadan dolayı talep hakkının üçüncü bir kişiye verilmiş (devredilmiş)
bulunması gerekir. Madde 510: Aşağıdaki durumlarda mirasbırakan, ölüme
bağlı bir tasarrufla saklı paylı mirasçısını mirasçılıktan çıkarabilir: 1. Mirasçı, mirasbırakana veya mirasbırakanın yakınlarından
birine karşı ağır bir suç işlemişse, 2.
Mirasçı, mirasbırakana veya mirasbırakanın ailesi üyelerine karşı aile
hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemişse. 743 S.Yasa madde 457: Aşağıdaki
hallerde mahfuz hisseli mirasçılar, murisin ölüme bağlı tasarrufu ile mirastan
ıskat edilebilir. 1.-Murisine veya yakınlarından birine karşı
ağır bir cürüm ika ederse, 2.-Murisine veya ailesine karşı kanunen
mükellef olduğu vazifeleri ifada büyük bir kusur irtikap eylerse, Mirasçılıktan çıkarma (ıskat) hükümleri, ölüme bağlı
tasarruflar içersinde önemli yer tuttuğu gibi uygulama içersinde sıkça karşımıza
çıkmaktadır. TMK.unu, MK.una uygun olarak, mirasçılıktan çıkarma için iki neden
kabul etmiş bulunmaktadır. Bunlar; 1.-Mirasçı, mirasbırakana veya mirasbırakanın yakınlarından
birine karşı ağır bir suç işlemiş olması, 2.-Mirasçı, mirasbırakana veya mirasbırakanın ailesi
üyelerine karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde
yerine getirmemiş olması, hallerinde mirasbırakan mirasçısını, mirasçılıktan
çıkarabilir (ıskat edebilir). Maddede belirtilen bu mirasçılıktan çıkarma
nedenleri sınırlayıcı olarak sayılmış olmakla birlikte, kavramlardan da
anlaşılacağı gibi kesin sınırların ortaya konması mümkün değildir. Hakim önüne
gelen uyuşmazlığın ve ortaya konan olayların niteliğine göre sınırlayıcı olarak
sayılan mirasçılıktan çıkarma nedenlerinin oluşup oluşmadığı yönünde takdir
hakkına sahiptir. Kabul edilen mirasçılıktan çırakma nedenlerinin
incelenmesinde; 1.- Ağır Suç; Maddede kabul edilen ağır suç kavramını, ceza
hukukunun kabul edilen ağır suç (ağır cezalık) kapsam içersinde
değerlendirilmemelidir. Ancak ceza hukukunda, kabahat, taksirli suçlar vb. gibi
tanımlanan suçlarında maddede kabul edilen ağır suç kavramı dışında kaldığı
açıktır. Bu nedenle mirasçılıktan çıkarmayı gerektiren sucun her şeyden önce
cürüm niteliğinde bulunması gerekir. Bu kısa açıklamalar karşısında; a.- Kasta bağlı olmayan taksirli suçlar, b.- Kabahat nevinden suçlar, c.- Meşru savunma ve bu nitelikte kalan etkenler altında
işlenen suçlar, d.-Ayırtetme gücüne sahip olmayanların işlemiş olduğu
suçlar, mirasçılıktan çıkarma için yeterli olamaz. Buna karşılık; a.- İşlenen suçun, mirasçı üzerinde bıraktığı etkinin ağır
olmasına karşılık ağır cezalık suçlardan olmamasının, b.- Mirasçının, işlediği suçtan dolayı, zamanaşımı, af veya
başka bir nedenden dolayı cezalandırılmamış olmasının, mirasçılıktan çıkarma
için önemli değildir. Ağır suçun mirasbırakana veya yakınlarına karşı işlenmiş
olması gerekir. Maddede kabul edilen yakın olma kavramı, aile kavramından daha
geniş bir kavram olup, mirasbırakanın yakın ilişki içersinde olduğu, aralarında
sıkı bir sosyal ilişki bulunan tüm çevresi bu kavram içersinde
değerlendirilmelidir. 2.- Mirasçının aile hukukundan doğan sorumluluklarını,
mirasbırakan veya ailesinden birine karşı önemli ölçüde yerine getirmemesi
mirasçılıktan çıkarılma için bin gerekçe oluşturmaktadır. Belirtildiği gibi, sorumluluk her şeyden önce aile
hukukundan doğmuş olmalı ve aile önemli derecede bir sorumluluk söz konusu
olmalıdır. Mirasçının aile hukukundan doğan nafaka yükümlülüğünü yerine
getirmemesi, Mirasçının kötü yaşamı her ne kadar mirasçılıktan
çıkarılmasını gerektirmez ise de, bu yaşam tarzı ile ailenin iaşesi ve bakımını
aksatması, Eşler arasında sadakat yükümlülüğüne aykırı davranış gibi
haller mirasçılıktan çıkarılmayı gerektirebilecek hallerdir. Buna karşılık; Nafaka davası açılması, Eşlerin karşılıklı olarak kusurlarına dayalı boşanma davası
açılmış olması veya açılmış olan boşanma davasının reddine karar verilmesi, Mirasçının murisle birlikte oturmak istememesi, gibi
hallerin varlığı mirasçılıktan çıkarmayı gerektirmeyen durumlardır. Madde 511: Mirasçılıktan çıkarılan kimse, mirastan
pay alamayacağı gibi; tenkis davası da açamaz. Mirasbırakan başka türlü tasarrufta bulunmuş olmadıkça,
mirasçılıktan çıkarılan kimsenin miras payı, o kimse mirasbırakandan önce ölmüş
gibi, mirasçılıktan çıkarılanın varsa altsoyuna, yoksa mirasbırakanın yasal
mirasçılarına kalır.
Mirasçılıktan çıkarılan kimsenin altsoyu, o kimse mirasbırakandan önce ölmüş
gibi saklı payını isteyebilir. 743 S. Yasa madde 558: Miras
hakkından ıskat olunan kimse, terekeden hisse talep edemeyeceği gibi tenkis
davası dahi açamaz. Müteveffa tarafından diğer suretle tasarruf vaki olmamışsa;
ıskat edilen kimse, müteveffadan evvel ölmüş gibi, hissesi müteveffanın kanuni
mirasçıları arasında taksim olunur. Miras hakkından ıskat edilen kimsenin
füruuları o kimse müteveffadan evvel ölmüş gibi mahfuz hisselerini
isteyebilirler. Mirasçılıktan çıkarılan saklı paylı mirasçı, mirasçılık
sıfatını kaybettiği gibi, saklı payı için tenkis davası açma hakkını dahi
kaybeder. Mirasbırakan, mirasçılıktan çıkardığı mirasçıya gitmesi gereken miras
payı üzerinde serbestçe tasarruf etme hakkını elde eder. Mirasbırakanın bu yönde
tasarrufu bulunmadığı takdirde, adı geçen miras payı, mirasçılıktan çıkarılan
saklı paylı mirasçı, mirasbırakandan önce ölmüş gibi altsoyu mevcut ise
mirasçılıktan çıkarılan kimsenin altsoyuna geçer. Mirasçılıktan çıkarılanın
altsoyunun bulunmaması durumunda ise, mirasbırakanın diğer yasal mirasçılarına
ait olur. Maddenin üçüncü fıkrasında, mirasbırakanın mirasçıyı
mirasçılıktan çıkarmakla yetinmeyip, mirasçının miras payı üzerinde tasarrufta
bulunması durumunda, mirasçılıktan çıkarılanın altsoyunun mevcut olması
durumunda, altsoyun, mirasbırakanın terekesinden saklı payını isteyebileceği
kabul edilmiş bulunmaktadır. Mirasçılıktan çıkarılan mirasçının altsoyunun
bulunmaması veya bulunup da saklı pay mirasçılardan olmaması durumunda,
mirasçılıktan çıkarılan mirasçıya gitmesi gereken miras payı üzerinde
mirasbırakan serbestçe tasarrufta bulunabilir. Kendisinin diğer yasal
mirasçılarının tenkis davası açma hakları tanınmamıştır. Saklı paylı olsun veya
olmasın, diğer mirasçıların bu hakları maddenin öngördüğü düzenleme ile ortadan
kaldırılmıştır. Kısaca, mirasçılıktan ıskat edilen mirasçının altsoyunun
bulunmaması veya saklı paylı mirasçı olmaması durumunda, mirasbırakan bu miras
payı üzerinde hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan serbestçe tasarruf edebilecektir. Mirasbırakan, mirasçılıktan çıkarmaya ilişkin tasarrufunda,
çıkarma nedenini göstermemiş ise, mirasçılıktan çıkarma işlemi geçerli değildir.
Ancak ölüme bağlı tasarrufların genel özelliklerinde olduğu gibi, bu
geçersizliğin dava yolu ile ortaya konması gerekir. Butlan niteliğinde bulunan
ölüme bağlı tasarruflar iptal edilmediği sürüce geçerliliğini korur. Mirasçılıktan çıkarılan mirasçı, mirasçılıktan
çıkarılmasına ilişkin tasarrufa itiraz ettiğinde, kendisinin mirasçılıktan
çıkarılmasına ilişkin sebebin varlığı ve geçerliliği, çıkarmadan yararlanan
yasal veya atanmış mirasçı tarafından ispatlanması gerekir. Mirasçılıktan çıkarmaya ilişkin sebep çıkarmaya ilişkin
tasarrufta bildirilmemiş ve ispat edilememesi halinde dahi tasarruf
mirasçılıktan çıkarılan mirasçının saklı payı dışında geçerliliğini korur. Başka
bir deyişle, mirasçılıktan çıkarılan saklı paylı mirasçı saklı payının talep
edebilir. Hiç kuşku yok ki bu talep, duruma göre, yasal ve atanmış mirasçılara
karşı yöneltilmelidir. Mirasbırakanın mirasçılıktan çıkarmaya ilişkin
tasarrufunda çıkarma sebebi hakkında açık yanılgıya düştüğü sabit olduğunda
mirasçılıktan çıkarmaya ilişkin tasarruf bütün sonuçlar ile birlikte ortadan
kalkar. Yani geçersizdir. TMK.nun incelemeye konu 510-512. maddelerinden de
anlaşılacağı gibi mirasçılıktan çıkarılan saklı paylı mirasçının; a.- İptal, b.-Tenkis davası açabilmesi mümkündür. Bu dava türlerini ve
sonuçlarını ayrı yarı inceleyim: a.- İptal davası; Mirasçılıktan çıkarılan mirasçının; Çıkarılamaya ilişkin tasarrufta bulunan murisin ehliyetinin
yerinde olmadığı, Tasarrufun şekil noksanlığı nedeniyle geçersiz olduğu, Murisin iradesinin sakatlanmış olduğu, gibi nedenlere
dayanarak mirasçılıktan çıkarılmaya iliştin tasarrufun iptalini dava edebilme
imkanı bulunmaktadır. Bu dava ile çıkarılmaya ilişkin tasarrufun tamamen iptali
istenebileceği gibi mirasçılıktan çıkarılmaya ilişkin bölümünün iptali de
istenebilir. Mirasçının açmış olduğu iptal davası lehine sonuçlandığı
takdirde, ölüme bağlı tasarruf veya duruma göre ölüme bağlı tasarrufun
mirasçılıktan çıkarılmaya ilişkin bölümü yok sayılacağından mirasçılıktan
çıkarılan mirasçının yasal miras payına kavuşması mümkündür. Ancak dikkat
edilmesi gereken konuların başında, tasarrufta çıkarma sebebi gösterilmemiş veya
iptal davası sırasında bu sebebin varlığı, çıkarılmadan yararlanan yasal veya
atanmış mirasçı tarafından ispatlamadığı takdirde, çıkarılma tümden geçersiz
olmayıp, çıkarılan mirasçı saklı payını talep edebilecektir. Bunun yolu da
tenkis davasıdır. İptal davasının niteliği gereği, davada davacı olma sıfatı
sadece mirasçılıktan çıkarılan mirasçıya aittir. b.-Tenkis davası; mirasçılıktan çıkarılan mirasçı,
çıkarılmaya ilişkin tasarrufu veya kendisinin mirasçılıktan çıkarılmasına
ilişkin bölümünü tamamen iptal ettiremeyeceği durumlarda tenkis davası açma
yoluna gidebilir. Muris tasarrufunda çıkarılmaya ilişkin sebebi belirtememiş
ise, mirasçının saklı payını isteyebileceğini az önce değinmiştik. Murisin
çıkarılmaya ilişkin sebebini açıklamış olduğu ve geçerli bulunduğunun
anlaşılması halinde, mirasçılıktan çıkarılan mirasçının saklı payı da kalmaz.
İptal davasından farklı olarak tenkis davasının Kanunun 562. maddesinde sayılan
kişilerin de açma hakkı bulunmaktadır. Her iki dava türünde de, ispat yükü, davalıda yani
mirasçılıktan çıkarılma ile hak elde eden kişi veya kişilerdedir. Genel Kurul kararları İçeriği: Mirasçılıktan çıkarılanın mirasçılık sıfatı
kalktığı için, terekeden hisse talep edemez ve tenkis davası açamaz. Ölüme bağlı tasarrufla ıskatın iptali için açılan
davada, bütün kanuni mirasçılar husumet yönetilmelidir. Taraflar arasındaki “verasetin iptali” davasından dolayı
yapılan yargılama sonunda; B... 4. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair
verilen kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin ilamı ile; (... öncelikle usule ilişkin olarak
ıskatın iptali hakkında ıskat edilen kendi füruu hakkında açtığı dava sonunda
verilen kararın miras hisseleri ve miktarına etkisinin ne olacağının Asliye
Hukuk Mahkemesinde açılacak dava ile belirlenmesinin gerekip gerekmediği ve
bunun bekletici mesele olup olmayacağı tartışılmış olup konunun hukuki sorunla
ilgili bulunduğu ve veraset davasını gören Sulh Hukuk Mahkemesinde halli
gerektiğinden bekletici sorun çıkarılamayacağına oyçokluğu ile karar verildikten
sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir. Dava, B... 2. Sulh Hukuk Mahkemesinden verilen 1994/189-88
sayı ve 21.02.1994 günlü veraset belgesinin alınmasından sonra ortaya çıkan
mirastan ıskata ilişkin vasiyetname karşısında alınan bu veraset belgesinin
iptali ve yeniden belirlenecek duruma göre veraset ilamı verilmesi isteğine
ilişkindir. Somut olayda, muris (M.B.)’nin 09.02.1994 tarihinde öldüğü,
geriye eşi (A.) ile çocukları (L.N.) ile (H.T.) bıraktığı, ancak murisin
21.02.1991 tarihinde tanzim ettiği vasiyetname ile çocuklarından (L.N.)’yi
mirastan ıskat etmiş bulunduğunun bilahare anlaşılması üzerine, ıskat edilenin
sadece kendi füruunu davalı göstererek iptal davası açtığı, bu davanın kabulüne
dair İ... 7. Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 1994/173-330 sayı ve 06.04.1994
tarihli kararın davanın taraflarınca temyiz edilmediği dava dışı eş (A.)’nin
temyiz dilekçesinin de kararın temyiz eden eşin hukukuna etkisi olmadığından
reddedildiği anlaşılmaktadır. Iskatın iptali için ıskat edilen (L.N.) tarafından sadece
kendi füruu (B.K.) aleyhine açılan dava sonunda verilen karar müteveffanın diğer
mirasçıları davada taraf bulunmadığından, onlar için kesin hüküm oluşturmaz
(HUMK. 237) ve aleyhlerine sonuç doğurmaz, bu sebeple tarafları yönünden kesin
hüküm oluşturan iptal kararı ile sadece mahfuz hisse davacıya (ıskat edilen
(L.N.)’ye) geçmiş olur. Murisin ıskat edilen çocuk yönünden tasarruf nisabını
oluşturan miras hissesinin 1/4’ü ise müteveffa diğer mirasçıları arasında
paylaştırılacaktır (MK. 458, 459, 453), (Escher, Miras Hukuku, Sabri Şakir Ansoy
Çevirisi, s. 193 vd; Zahim İmre, Hasan Erman, Miras Hukuku, s. 214 Ve devamı;
Necip Kocayusufpaşaoğlu, Miras Hukuku, s. 305 ve devamı, Esat Şener, Miras
Hukuku, s. 251-252; Ali Himmet Berki, Miras Hukuku, s. 211; Şakir Berki, Miras
Hukuku, s. 44-45; Gönensay, Miras Hukuku, s. 61 ve devamı). Ancak füruu yönünden
kesinleşen kararla ıskat iptal edilmiş ve bu karar sonucu (L.N.)’nin mahfuz
hissesi yeniden kendisine dönmüş bulunduğundan artık onun füruu (B.K.) için
halefiyet kuralı uygulanması ve ıskat edilenin muristen önce ölmüş gibi kabul
edilmesi ve füruunun da (M.B.)’in mirasçıları arasında sayılması mümkün olmaz (MK.
458, 439, 453). Öte yandan, sağ eş (A.)’nin miras hissesi ise kanundan
doğmakta olup çocuklarla içtima ettiğine göre, muris başka türlü bir tasarrufta
bulunmadıkça bu kanuni hisse değişmez (MK. 444). Nitekim, iptal kararı nedeniyle
verdiği temyiz dilekçesi de karar düzeltme sonuç olarak aşamasında davadaki
hukuki menfaati bulunmadığından reddedilmiştir (2. Hukuk Dairesi’nin 11457/11608
sayı, 28.11.1994 günlü). Medeni Kanunumuzda insancıl ve aileyi koruyucu düşüncelerle
kan bağının korunması konusundaki görüşler birleştirilerek eşin mirasçılığı
belirlenmiştir. Mirasta, eş yönünden halefiyet kabul edilmemesi (MK. 439)
ve eşin mahfuz hissesinin değişmemesi (MK. 453) de bu kural altında
değerlendirilmesi gereken hükümlerdir. olarak itaat ve söz dinlemede kusur işlediği, her fırsatta
aileden kopmak yolunda İstanbul’da sosyete hayatı yaşamak düşüncesiyle bol para
kazanmak hırsına kapılıp bu ihtirasları altında tuttuğu çabalar gösterdiği, bu
cümleden olarak senelerden beri sadece para isteyip, ulusal ve dini günlerde,
tatillerde bayramlarda ve yaş günlerinde dahi kendisini arayıp sormayarak aile
bağlarını kopardığı, Annesini ve kendisini ağıza alınmayacak sözlerle tahkir
edip, geri zekalı adam diye isimlendirdiği, annesine el kaldırıp tokat attığı,
ayrıca kendisinin arkasından ve yüzüne karşı ihtiyar bunak sözlerini
kullanmaktan sıkılmadığı, ve yine kendisine çirkin iftiralarla küçük düşürücü
davranışlara girip, büyük emekle kurup yaşattığı şeref, haysiyet ve dürüstlük
prensipleriyle isim yaptığı şirketlerini kocasına ve kendisine mal etmeye
yeltendiğini bu cümleden olarak kızının kocasını ve oğlu Kerem’i ortak yapıp
(V.B.) isimli bir şirket kurarak, kendisi ve ailesi hakkında, kocası ile
birlikte olup, yalan ve iftiralarla mümessili bulunduğu üç Fransız firmasını
etkileyerek bu mümessillikleri kurduğu şirkete aldığı, bu haksız ve kötü niyetli
rekabete ve hıyanetinin delili olarak, 15.10.1995 tarihini taşıyan (V.B. A.Ş.)
başlıklı mektubunun fotokopisini, ıskat vasiyetnamesine bağladığını, mektubun
aslının TCDD. dosyalarında bulunduğunu, söz konusu V.B. A.Ş.’nin kurucu ve
yönetim kurulu üyesi olarak kızı (L.)’nın mesul ve faaliyette olduğunu, İ...
Ticaret Odası Sicilli Ticaret Dairesinden tesbit edilebileceğini, para hırsıyla
babasının haysiyet, şeref ve onurunu yok edip, 40 senelik emekle kurulmuş ve
oturtulmuş aile şirketlerinin ticari varlığını kendisine mal edinmeye çalışan
bir evladın, baba mirasından hak istemesinin adaletle uyuşan tarafının
olamayacağını, bu ,nedenlerle kızı (L.N.)’yi mirasından ıskat ettiğini.. .“
bildirmiştir. Anılan ıskata ilişkin ölüme bağlı tasarrufun ortaya çıkması
üzerine, ıskat edilen (L.N.) 05.04.1994 tarihinde sadece kendi oğlu (B.K.)
aleyhine dava açarak: 1- Murisin ıskat tasarrufunu yaptığı sırada ehliyetinin
bulunmadığını, 2-Murisin, eşi (A.) ve diğer kızı (H.T.) tarafından
aldatıldığını, 3-Iskat tasarrufunun sebebi olmadığı gibi aşikar hata
bulunduğunu ileri sürerek tasarrufun iptalini istemiştir. Davanın aşıldığı İ... Yedinci Asliye Hukuk Mahkemesinde
davalı belirtilen bu duruma ve olayda ıskatı içeren vasiyetname konusunda Medeni
Kanunun 499-500 ve 459/son cümlesinde belirtilen nedenlerle bir iptal söz konusu
olmadığına göre, ıskat tasarrufu ve ıskat edilenle kendi füruu arasında görülen
dava sonucu oluşan karar karşısında ıskat edilenin 3/4 oranındaki mahfuz
hissesinin kendisine döneceği ancak murisin ıskat edilen yönünden ve ıskat
edilenin miras hissesinin 1/4’ü oranında bulunan tasarruf nisabının ise murisin
ıskat edilen dışındaki tek çocuğu (H.T.)’ya geçeceğinden, davanın kabulü ile
önceki veraset belgesinin iptal ve murisin hissesinin tamamının 32 pay hesabı
ile bunun 9’unun (L.N.)’ye 15’inin (H.T.)’ya ve 8’inin de sağ eş (A.)’ye
aidiyetine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru
görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden
yapılan yargılama sonunda; mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Temyiz eden: Davacılar vekili. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının
süresinde temyiz gösterilen Kerem’in kabulü ve davacının eşinin şahadetiyle
1994/173-230 sayı ve 06.04.1994 günlü tasarrufun iptali ve davacının mirasta
ıskat olmamış gibi hak sahibi olduğunun tesbitine ilişkin verilen karar, davanın
taraflarının temyizden feragati üzerine 07.04.1994 tarihinde kesinleştirilmiş,
bu davadan haricen haberdar olan murisin eşi (A.)’nın temyiz talebi de mahkemece
ayni sayı ve 10.05.1994 günlü kararla (3. kışı (A.)) vekilinin davada taraf
olmadığı ve karar kesinleştikten sonra temyiz edildiği) gerekçesiyle
reddedilmiştir. Red kararının da temyizi üzerine Yargıtay ikinci Hukuk
Dairesince yapılan inceleme sonucu 14.07.1994 gün ve 7174/7401 sayılı ilamla
karar Önce; Dava murisin mirasçılarının haklarına etkili olmakla onlara
husumet yöneltilmeden eksik hasımla davaya bakılması usul ve kanuna aykırıdır.
Gerekçesiyle mahkeme kararı bozulup dosya geri çevrilmiş ancak kararın tarafları
(L.N.) ve (K.)’ın karar düzeltme istekleri üzerine yeniden yapılan inceleme
sonucu; ‘Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 28.11.1994 gün ve 11457/11608 sayılı
ilamıyla, Murisin eşi hiçbir zaman bu tasarruftan yararlanan durumunda olmadığı
gibi, ıskat tasarrufunun iptali kararı ile kendisine bir külfette tahmil
edilmemiştir” gerekçesiyle, karar düzeltme isteği kabul edilmiş Önceki bozma
kararı kaldırılmış ve temyiz eden murisin eşi (A.)’nin temyiz dilekçesi de
reddedilmiştir. Böylece ıskat edilen (L.N.) ile kendi oğlu (K.) arasında
ıskatın iptaline ilişkin dava sonucu verilen kararın tarafların yönünden
kesinleşmiştir. İşbu belirtilen ıskatın iptaline ilişkin dava, temyiz
aşamasında iken davacılar (A.) ve (H.T.), 20.05.1994 tarihinde direnmeye konu
verasetin iptali davasını açarak, B... 2. Sulh Hukuk Mahkemesinden 21.02.1994
gün, 1994/189-88 sayılı veraset belgesinin alınmasından sonra ortaya çıkan ıskat
vasiyetnamesi sonucu ıskat edilen (L.N.)’nin mirasçılık hakkını kaybettiğini,
ıskat edilenin sadece kendi oğluna karşı açtığı dava sonucu İ... 7. Asliye Hukuk
Mahkemesi’nce verilen kararın, kendileri için kesin hüküm oluşturmayacağını ve
davacıları bağlamayacağını belirterek, ıskatla oluşan yeni durumu yansıtır
şekilde veraset hami verilmesini talep etmişler, davalı İ... 7. Asliye Hukuk
Mahkemesinin yukarıda belirtilen ıskatın iptaline ilişkin kararın sonucu
beklenmiş ve karar verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan
sonra gereği görüşüldü: Muris (M.B.)’in 09.02.1994 tarihinde vefatı üzerine
çocuklarından davalı (L.N.)’nin isteği üzerine B... 2. Sulh Hukuk Mahkemesinin
22.01.194 gün ve 1994/189-88 kararı ile mirası 8 pay kabul edilerek, bunun 2
payını (A.)’ye, 3’er payının da kızları (L.N.) ve (H.T.)’ya aidiyetine karar
verildiği, bilahare A... 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 1994/13 sayılı dosyası
üzerinden yapılan tereke tesbiti sırasında noterlikten gönderilen murisin ölüme
bağlı tasarrufu ile kızlarından (L.N.)’yi mirastan ıskat ettiğinin anlaşıldığı,
21.02.1991 günlü ıskatı içeren ölüme bağlı tasarrufunda murisin özetle: ..Yetişmesi için her türlü fedakarlık ve çabayı
esirgemediği kızı Leyla’nın aile görevlerinde ve kendisine karşı yasal örf ve
adetlerimiz gereğince sürekli düzeltme safhasında sağ eş temyiz dilekçesinin
reddi üzerine de ıskatın iptal edildiğinden söz edilerek karar reddedilmiş, red
kararının Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin ilamı ile bozularak geri çevrilmesi
üzerine önceki kararda direnilmiştir. Somut olayın ve yargılama safahatının belirtilen şekilde
bulunduğu dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. Davacıların kendi
aralarında, tasarruf nisabının taksimi konusunda bir uyuşmazlık
bulunmadığından, Hukuk Genel Kurulunca bu konu inceleme dışı bırakılmıştır
Mahkeme ve Özel Daire arasındaki uyuşmazlığın çözüme ulaşabilmesi için
öncelikle, ölüme bağlı tasarrufların iptali davasının kime karşı açılması
gerektiği, bu davanın sadece ıskat edilen tarafından kendi füruuna karşı
açılması sonucu verilen kararın müteveffanın diğer mirasçıları yönünden hukuki
sonucunun belirlenmesi gerektiği açıktır. Bilindiği gibi ölüme bağlı tasarrufların; 1-Medeni Kanunun 500. maddesinde hüküm altına alınan şekil
eksikliği, 2- Medeni Kanunun 499. maddesinde hüküm altına alınan, a- Ehliyetsizlik, b- İradeyi ifsat eden nedenler, c- Kanuna muhalif veya ahlaka mugayir olması sebepleriyle
iptali istenebilir. Mirastan ıskat, ancak ölüme bağlı tasarrufla
yapabileceğinden bu genel iptal sebepleri, ıskat tasarrufu hakkında da
geçerlidir. Bunlara ilaveten, Medeni Kanunun 459. maddesine dayalı olarak açık
hata nedeniyle de ölüme bağlı ıskat tasarrufunun iptali istenmesi mümkündür. Öncelikle belirtelim ki iptal davasının bütün kanuni
mirasçılar hasım gösterilerek açılması gereklidir (Bkz Prof Dr Fikret Eren Ölüme
Bağlı Tasarrufların iptali, Sh 100, 101, Prof Dr Zahit İmre, Doç Dr Hasan Erman,
Miras Hukuku Sh 238-239). Iskatı içeren ölüme bağlı tasarrufların iptali davasında
ise bu durum daha da önem kazanmaktadır. Gerçektende; ıskatın iptali davasının sonucu, davacıların
ıskatla oluşan haklarına etkilidir (MK. 458/2). Dahası, murisin, kutsal sayılan
son arzuları nın geçerli olduğunu düşünmeleri ve bu konuda savunma imkanına
sahip bulunmaları, diğer kanuni mirasçılar için doğal bir hak olarak kabul
edilmesi gerekir, kaldı ki ıskat davasında, murisin ehliyetsiz olduğu ve diğer
muris tarafından iğfal edildiği ileri sürülmüş olması olgusu karşısında bu durum
daha da önem kazanmaktadır. Belirtilen bu duruma karşılık; ıskat edilenin sadece kendi
füruuna karşı açtığı ve davanın tarafları yönünden kesinleşen ıskatın iptaline
ilişkin kararın, iş bu direnmeye konu B... 4. Sulh Hukuk Mahkemesinde görülen
veraset davası bakımından, ıskat davasında taraf bulunmayan davacılar ile, ıskat
davasının tarafı (K.) yönünden ne gibi sonuç doğuracağının belirlenmesi de
uyuşmazlığın çözümünde ayrı bir önem arzetmektedir. Hal böyle olunca; 1-Davacılar (H.T.) ve (A.) yönünden durum incelendiğinde: a- İ... 7. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 06.04.1994 gün ve
1994/ 173-330 sayılı ıskat tasarrufunun iptaline ilişkin kararı davacılar için
hiç bir şekilde kesin hüküm oluşturmayacaktır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 237/2. maddesine göre;
“Kaziyei muhkeme mevcuttur denebilmek için iki tarafın, müddeabihin ve istinat
olunan sebebin müttehit olması lazımdır”. 0 nedenle (H.T.) ve (A.) bu davada
taraf olmadıklarından kendileri için kesin hükümden söz etmek mümkün değildir. Nitekim, 07.12.1965 gün ve 16/25 sayılı Yargıtay İçtihadı
Birleştirme Kararı, ölüme bağlı tasarrufun iptali kararlarının yalnız davalı
gösterilen taraf hakkında kesinlik teşkil edeceğini açıkça belirtmektedir. b- Kendileri dayalı gösterilerek alınmış bir ıskat kararı
bulunmadığına göre, ıskatın. sağladığı haklar yönünden davacılar (H.T.) ve (A.)
aleyhine sonuç doğurması da düşünülemez ve ıskat tasarrufu davacılar için halen
geçerliliğini korur. 2- Iskatın iptali kararının davanın tarafı (B.K.) yönünden
doğuracağı sonuca gelince: Karar, davanın tarafları yönünden kesin hüküm gücünde
olduğundan füruu (K.) Medeni Kanunun 458. maddesinin 3. cümlesinin kendisine
sağladığı mahfuz hisseyi isteyebilmek hakkım kaybetmiştir. Şimdi bu
belirlemelerden sonra işin esasına geçilmiştir. Ferde serbestlik vermeyen, sadece kanuni mirasçılığı
tanıyan sistemle miras bırakana, tam, tasarruf serbestliği veren ve mirasçılığı
sadece murisin iradesine bağlı tutan hukuk sistemindeki görüşleri birleştiren
Medeni Kanunumuz bazı kanuni mirasçıların kanuni miras haklarının bir kısmını
mahfuz hisse olarak kabul etmektedir. Mahfuz hisse hakkı tanınmakla, kanuni
mirasçıların miras üzerindeki beklenen hakları kuvvetlendirilmiş olmaktadır. Mahfuz hisse kanuni mirasçıya tanınmış olan ve üzerindeki
miras bırakan tasarruf edemediği miras hissesinin bir kısmıdır. Vasiyetçi ancak
mahfuz hisselerin dışında kalan kısım üzerinde tasarruf edebilir. Buna tasarruf
oranı (tasarruf nisabı) veya “serbest kısım” denilir. Müteveffanın terekesi
mahfuz hissenin mirasçısı bulunduğu taktirde ikiye ayrılır. Bir kısım mahfuz
hissedir. İkincisi ise serbest kısımdır. Yani tasarruf oranıdır
(Prof. Zahit İmre-Doçent Hasan Erman, Miras Hukuku, Sh. 214). Medeni Kanunumuzda mahfuz hisseli mirasçılar ve bunların
mahfuz hisse miktarları tek tek gösterilmiş olup, 453. maddede; 1- Füruu için kanuni miras hakkının dörtte üçü, 2- Ana babadan her biri için kanuni miras hakkının yarısı, 3- Kardeşlerden her biri için kanuni miras hakkının dörtte
biri, 4- Sağ kalan eş için füruu ile birlikte mirasçı olması
halinde kanuni miras hakkının tümü, diğer hallerde de kanuni miras hakkının
yarısının mahfuz hisse olduğu gösterilmiştir. Bu mahfuz hisselere, dokunulması mümkün olmamakla birlikte,
Medeni Kanunumuz, kanunda açık olarak gösterilen bazı durumlarda, bunların
kaldırılabileceğini de kabul etmekte olup, ıskat da bu hallerden birisi olarak
çatışan hakları dengeleyen bir müessese olarak kanunda yerini almıştır. Medeni Kanunun 457. maddesinde mahfuz hisseli mirasçıların; 1- Murisine ve yakınlarından birine karşı ağır bir cürüm
ika etmesi, 2- Murisine ve ailesine karşı, kanunen mükellef olduğu
vazifeleri ifada büyük bir kusur irtikap eylemesi hallerinde, murisin ölüme
bağlı tasarrufu ile mirastan ıskat edilebileceği hükmünü getirmiştir. Bu yasal
hüküm ve. Tesbitler ışığında somut olaya bakıldığında; muris (M.B.)’nin
21.02.1991 günlü, 5 sayfadan oluşan el yazılı vasiyetnamesinde belirtilen Medeni
Kanunun 457/2. maddesindeki koşulları taşıyan ölüme bağlı bir ıskat tasarrufu
olduğunda kuşku bulunmamaktadır. Iskatın hükümleri başlığını taşıyan Medeni Kanunun 458.
maddesinde ise; Miras hakkından ıskat olunan kimse terekeden hisse talep
edemeyeceği gibi tenkis davası dahi açamaz. Müteveffa tarafından diğer surette
tasarruf vaki olmamışsa, ıskat edilen kimse müteveffadan önce ölmüş gibi hissesi
müteveffanın kanuni mirasçıları arasında taksim olunur. Miras hakkından ıskat
edilen kimsenin füruuların, o kimse müteveffadan evvel ölmüş gibi mahfuz
hisselerini isteyebilirler” şeklindedir. Görüldüğü şekilde; Medeni Kanunun 458. maddesinde, ıskatın hükümleri
düzenlenmiş olmakla, ortada bir kanun boşluğu olduğundan söz etmek mümkün
olmadığı gibi, Medeni Kanunun 439. maddesi irs ilişkisine dayalı olarak kanunu-i
miras hisselerini göstermekte bulunup, burada murisin terekeye bir müdahalesi
bulunmamaktadır. Medeni Kanunun 458. maddesinde ise, murisin kutsal sayılan
ölüme bağlı tasarruf yapmak hakkının kanunla düzenlenen sonuçları ve bunun
korunması söz konusudur. Bu sebeplerle farklı müesseseleri, düzenleyen bu
maddelerdeki kuralların ve halefiyet düşüncesinin kıyas yolu ile ıskatta
uygulanması mümkün olmayıp, ihtilafın çözümü için, Medeni Kanunun 458.
maddesinin yorumu gerekli ve yeterlidir. Medeni Kanunun 458. maddesinin 1. cümlesi “miras hakkından
ıskat olunan kimse terekeden hisse talep edemeyeceği gibi tenkis davası dahi
açamaz” açık hükmü karşısında, ıskat halinde ıskat edilen kimsenin mirasçılık
sıfatının kalkacağından ve mirasın dışında kalacağında kuşku ve duraksamaya yer
olmamalıdır. MK.nun 458 indeki, Müteveffa tarafından diğer bir suretle
tasarruf vaki olmamış ise; ıskat edilen kimse, müteveffadan evvel ölmüş gibi,
hissesi müteveffanın kanuni mirasçıları arasında taksim olunur kuralı, hemen
ardından gelen ‘Miras hakkından ıskat edilen kimsenin füruuları, o kimse
müteveffadan evvel ölmüş gibi mahfuz hisselerini isteyebilirler” kuralına
nazaran maddenin tüm anlam ve buyruğu içinde dahi genel nitelikte bulunup, ardın
dan gelen ve sözü edilen kural ise ıskat edilenin füruu bulunması halinde
münhasır, daha özel ve istisnai durumu kapsamaktadır. Anılan maddenin sonuna
bağlanan bu kural da önemli olan unsur, müteveffanın kanuni mirasçılarının
kimler olduğunun belirlenmesidir MK.nun 459. maddesi de ele alınarak
değerlendirme yapıldığında, müteveffanın kanuni mirasçılarının, ıskat edilenin
dışında kalan diğer mirasçılar olacağının kabulü gerekir. Somut olayda da
bunların davacılar (H.T.) ve (A.) olmaktadır. Hemen vurgulayalım ki, MK.nun 458/2. cümlesindeki anlamın
ıskat edilenin sadece MÜTEVEFFADAN ÖNCE ÖLMÜŞ GİBİ KABUL EDİLECEĞİ ve bu hale
göre hissenin müteveffanın mevcut kanuni mirasçılarına intikal ve taksim
edileceği şeklinde algılamak gerekir. Maddeye bunun dışında müessesenin amacı
ile bağdaşmayan, genişletme yapılıp anlam verilmek suretiyle halefiyet kuralları
nın uygulanmasından söz edilemez. Iskat edilenin füruu olması halinde ise, MK.nun 458/3 hükmü
özel durumu düzenleyip karşıladığı açıktır. Nitekim kanunda aynen, Miras
Hukukundan ıskat edilen kimsenin füruuları o kimse müteveffadan evvel ölmüş gibi
mahfuz hisselerini isteyebilecekleri belirtilmiştir Buna dayanılarak ıskat
edilenin füruunun ancak ıskat halinde mahfuz hisselerini isteyebileceklerinin
kabul edilmesi gerekir Az yukarıda açıklanan yorum öğretide egemen olduğu gibi
daha çok Prof. Dr. Şakir Berki tarafından da somut bir şekilde açıklanmıştır (Bkz.
Ord. Prof. Dr. Samim Gönensoy, Ord. Prof. Dr. Kemalettin Birsen, Miras Hukuku,
Sh. 236-264; Prof. Dr. Kemal Oğuzman, Miras Hukuku, Sh. 247; Prof. Dr. AliN Inan,
Prof Dr Şeref Ertaş, Miras Hukuku Sh 296, Prof Dr Şakır Berki Miras Hukuku, Sh.
44-45; Esat Şener, Miras Hukuku, Sh. 250-268; Zahit İmre, Hasan Erman, Miras
Hukuku, Sh 237, Necip Kocayusufpaşaoğlu Miras Hukuku, Sh. 438). Öyle ise bu açıklamalar altında ıskat edilenin füruunun,
ancak saklı payını almak imkanını kazanabileceğinde kuşkuya yer olmamalıdır.
Bunun içinde; 1- Iskat edilenin füruunun da miras bırakana göre saklı pay
sahibi mirasçılardan olması gerekir (Örnek olarak, murisin füruu ile baba ve
anasının ölü olduğu, kardeşlerden birisinin mirastan ıskat ettiğini başka bir
türlü bir tasarrufta da bulunmadığını düşünürsek, kardeş çocuğu yani yeğen saklı
pay sahibi mirasçılardan olmadığından talep edebileceği bir miras hissesi de
yoktur) 2-Iskat edilenin füruunun saklı payı, ıskat edilenden daha
azsa, füruu ancak kendi saklı payını isteyebilir (Örnek olarak, murisin füruu
yok, babasını ıskat etsin, kardeşi ve anası hayatta ise ıskat ettiği babasının
saklı payı kanuni miras hakkının yarısı olduğu halde, bunun füruu yani kardeş
ancak kendi miras hakkının dörtte biri olan mahfuz hisse isteyebilir). 3- Iskatı içeren ölüme bağlı tasarrufun diğer kanuni
mirasçılar da hasım gösterilerek açılan bir dava sonucu iptal edilmemiş olması (MK.
499, 500 ve 459 son cümle), başka bir anlatımla ıskatla doğan (MK. 458/3. cümle)
hakkının iptal sonucu ortadan kalkmamış bulunması gerekmektedir. 4-Iskat edilenin füruunun mahfuz hissesini istemesi (MK.
458/3. cümle) gerekmektedir. Bu hale göre ıskat edilenin, füruunun miras hissesinde
ancak yukarıda gösterilen koşulların oluşmasına bağlı MAHFUZ HISSESI ILE SINIRLI
bir halefiyetten söz etmek mümkündür. Yoksa genel bir halefiyet düşüncesi Medeni
Kanunun 458. maddesine ve ıskat müessesesine uygun düşmeyeceğinin kabulü
zorunludur. Konuya bir de, Medeni Kanunun 459. maddesi açısından bakıldığında bu
madde “miras hakkından ıskatın muteber olması için müteveffa tarafından ıskatı
amir olan tasarrufta sebebin beyan edilmiş olması lazımdır. Iskat edilen kimse tarafından itiraz vukuunda bu beyanın
doğruluğunu ispat külfeti, ıskattan müstefit olan mirasçıya veya lehine vasiyet
yapılan kimseye aittir. Bu, beyyine ikame edilmemiş veya ıskatın sebebi beyan
olunmamış ise müteveffanın arzuları, ıskatın sebebi hakkında açık bir hatanın
neticesi olmadıkça tasarruf nisabı miktarında infaz olunur şeklindedir.
Yargıtay’ın kararlılık gösteren İçtihatlarında tasarruf nisabı yönünden Medeni
Kanunun 457 maddesinde belirtilen ıskat sebeplerinin bulunup bulunmaması önemli
olmayıp, murisin son arzularının, kutsallığı gereği ıskat sebebi bulunmasa da
tasarruf nisabı için belirttiği iradesinin, korunması ilkesi gereği ölüme bağlı
tasarrufla, ıskatın dayanağı olarak gösterilen olaylar hakkında gerçeğe
uygunluğuna dair delil gösterilmese veya ıskatın sebebi beyan olunmasa dahi;
ölenin son arzularının tasarruf nisabı miktarınca geçerli olacağı, sadece bunun
dışında kalan bolumu ile (mahfuz hisse) sınırlı olarak iptali gerekeceği kabul
edilmiştir (Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 17.05.1977 gün ve 2769/4135; 26.01.1976
gün ve 221/487; 16.12.1974 gün ve 787/1293, 18.01.1971 gün ve 6416/312
14.11.1974 gün ve 2717/6873 ve yine 17.11.1970 gün ve 6012/6055 sayılı kararları
ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 27.09.1972 gün ve 730/751 sayılı kararı). Somut olayda ise, yukarıda belirtildiği gibi müteveffanın
ıskat edilen dışında kalan diğer kanuni mirasçıları yani davacılar hasım
gösterilerek Medeni Kanunun 499, 500 ve 459. maddesinin son cümlesine
dayanılarak açılmış bir dava ve alınan bir iptal kararı olmadığından davacılar
için ıskattan doğan hakları devam etmekte, başka bir anlatımla davacılar
yönünden ıskat hukuki geçerliliğini korumaktadır. Iskat edilenle, kendi füruu arasındaki dava sonucu, davanın
kabulü ile oluşan ve kesinleşen karar, sadece Medeni Kanunun 458. maddesinin 3.
cümlesi gereğince, füruun daha önce hak kazandığı saklı payının ıskat edilene
geçmesi sonucunu doğurur ve ıskatla davacılara geçmiş olan tasarruf nisabına
etkili olmaz. Bu nedenlerle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel
Dairenin bozma ilamına uyulması gerekirken, mahkemece yazılı şekilde önceki
hükümde direnilmesi uygun görülmemiştir. (HGK.nun 09.04.1997 tarih, 2-888 E., 306 K. sayılı kararı) İçeriği: Miras bırakana veya ailesine karşı kanunen
yükümlü olduğu görevlerini yerine getirmekte, büyük bir kusur işleyen saklı
paylı mirasçı, mirastan ıskat olunabilir. Medeni Kanun çocuğun ana, babasına riayete mecbur olduğunu
öngörmüştür. Bu hükmün çocuğun ana, babasına karşı duygusal alandaki görevleri
açısından önemini belirtmeye gerek yoktur. Medeni Kanunun 457. maddesi mirastan
ıskat sebepleri arasında muris veya ailesine karşı kanunen mükellef olduğu
vazifeleri ifa da büyük bir kusur irtikap eylemeyi de saymıştır. Davacı 19.10.1981 günlü dilekçede babası hakkında aynen;
“Meşhur kanun kaçağı müflis (M.Ş.)’nin yakını olan ve ona beraber yaşadığı (E.)
isimli kadınla borç para veren babam taşınmazı satarak yurt dışına döviz
kaçıracaktır. Bu hususta tecrübesi vardır” sözlerini kullanmış; haciz
dosyasındaki 12.06.1980 tarihli dilekçesinde de; “müstakbel miras haklarımız
tehlikededir. Babamın hacir altına alınmasına ve benim vasi tayinime karar
verilsin” demiştir. 25.08.1980 günlü dilekçesinde babasının gayrimeşru ilişkiler
içerisinde olduğunu, malının tasarrufunu israf şeklinde yaptığını belirtmiştir.
Davacının bizzat yazdığı dilekçelerle babasına karşı kullandığı sözler, tanıklar
tarafından mirastan ıskatı gerektirir hallere ilişkin olarak söylenenleri de
ayrıca doğrular niteliktedir. Esasen bu sözler davacının babasına karşı taşıdığı
duygusal durumu da açıklıkla göstermektedir. Diğer taraftan hacir altına
alınmayı gerektirir bir durum mevcut olmadan pek ağır sözlerle ve üstelik hacir
altına alınacak kişinin değil de miras haklarının tehlikeye girdiğini açıkça
belirterek kişisel endişelerle talepte bulunma keyfiyeti de birlikte mütalaa
olunduğunda, yukarda değinilen yasal esaslar karşısında davanın reddi gerektiği
sonucuna varılmaktadır. Bu nedenlerle mahkemece, özel daire bozma kararına
uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi Usul ve Yasaya aykırıdır. Direnme
kararı bozulmalıdır. (HGK.nun 19.06.1987 tarih, 2-604 E., 539 K. sayılı
kararı) Daire Kararları İçeriği: Bir kimse, kendisine bağışta, bulunana karşı,
kanunen yükümlü olduğu görevi yerine getirmezse bağışlayan bağışından dönebilir. Bağışlamadan yararlanan kişi, bağışlayanın ailesine karşı
kanunen yükümlü olduğu görevleri ehemmiyetli surette ihlal eder ise, bağışlayan
bağıştan rücu edebilir. (B.K. 244/2). Kanun koyucu, aile görevlerinin yerine getirilmemesini
başlı başına bir rücu sebebi saymamış, (Ehemmiyetli bir surette) riayetsizliği
öngörmüş, böylece mirastan ıskat sebeplerini burada tekrarlamıştır (M.K.
457/2.). 0 halde 244. maddesinin 2. bendi, Medeni Kanunun 457. maddesinin 2.
bendinin özü ve kapsamı itibariyle bir tekrarından ibarettir. Bu görüş bilimsel
alan ve içtihatlarda da belirtilmiştir (Alfret Mertin Borçlar Kanunu Şerhi, 319,
Prof. Fevzi N. Fevzioğlu 1962, Borçlar Hukuku S. 173). 0 halde bağıştan dönme
sebebi ile mirastan ıskat sebeplerinin bir arada incelenmesi zorunluluğu vardır. Gerçekten basit olayları rücu sebebi kabul etmek, bağıştan
yararlanan kişiyi bağışlayanın baskısı altında tutmak sonucunu doğurur. Aksine
bir düşünce kanun koyucunun Borçlar Kanununun 244. ve Medeni Kanunun 457.
maddeleri ile takip ettiği amaca aykırı düşer. Bununla da kalmaz; hak
duygularını zedeler, irade serbestisi büyük ölçüde kısıtlanmış olur. Onun için
olayların nitelikleri, kapsamı ve özellikle vehamet dereceleri gözetilerek
delillerin değerlendirilmesi gerekir. Bu ölçülere göre olayda tam anlamı ile
rücu şartları gerçekleşmiştir. Şöyle ki; Davalı kadın kocasına, devamlı şekilde
“utanmaz adam” demek suretiyle tahkir etmiş, kocanın evvelki evliliğinden olma
çocuklarına “Piçoğlu piçler” demek suretiyle kocayı hedef tutan ağır
hakaretlerini devam ettirmiş, böylece kocanın onur ve itibarını büyük ölçüde
kırmıştır. Bununla da yetinmeyerek kendi akrabaları ile bir olup kendi evinde
kocasını dövmüş ve onu sokağa atmıştır. Davalı bu tutumu ile aile birliğinde bulunması zorunlu olan
güven duygularını sarsmış ve kadının bu davranışı yüzünden, eşler
boşanmışlardır. Şu durumda, kadının gerek kanuni, gerekse ahlaki görevlerini
büyük ölçüde kötüye kullandığı ve Borçlar Kanununun 244/2. maddesinde yazılı
bağıştan dönme şartları gerçekleştiği için tapunun iptaline karar verilmesi
gerekirken kocanın içkiye düşkünlüğünden söz edilerek davanın reddolunması
isabetsizdir. (Yar. 2.HD.nin 21.03.1985 tarih, 2422 E., 2744 K. sayılı
kararı) İçeriği: Mirasbırakanın sağlığında, ıskat sebebinin
tesbiti davası açılamaz. Bir kimse adına yasal ve sözleşmesel temsilcisi ‘ölüme
bağlı tasarrufta” bulunamaz. (M.Ş.) tarafından açılan kayyım tayini davası nedeniyle
yapılan yargılama sonunda davanın reddine dair verilen hüküm davacı tarafından
temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü: Davacı vekili verdiği dilekçe ile, müvekkilinin 1969
yılında (C.K.) den boşandığını, müşterek çocukları (T.)’nin velayetinin anasına
verildiğini, yedi yıldan bu yana babanın nafaka borçlarını ödemediği gibi,
çocuğunu görmek gereğini bile duymadığını, bu bakımdan küçük (T.) açısından,
babasını, mirasından ıskat etmek şartlarının doğduğunu ne var ki böyle bir
tasarrufta ana ile çocuğun yararının çatışacağını beyanla, sadece mirastan ıskat
işlemi ile sınırlı olmak üzere küçüğe kayyım tayin edilmesini istemiştir. Gerçekten veli ile küçüğün yararı çatıştığa ya da vekilinin
kanuni engeli çıktığı takdirde kayyım tayin olunur (MK. 376/2-3). Ancak olayda
bu şartlar gerçekleşmemiştir. Şöyle ki: 1- Mirastan ıskat sebeplerinin tesbiti için sağlıkta dava
açılamaz. Çünkü tesbit davası eda davasının öncüsüdür. ileride ıskat eden
tarafından açılacak bir eda davası söz konusu olamayacağı için bir kimse,
sağlığında ıskat sebeplerinin tesbiti hakkında dava açamaz. 2- Ölüme bağlı tasarruflar kişiye sıkı sıkıya bağlı
haklardan olup, doğrudan doğruya kullanılması zorunludur. Bu konuda temsil
hükümleri işlemez. Yani bir kimse adına kanuni ve akdi temsilcisi (veli, vasi ve
vekil) ölüme bağlı tasarrufta bulunamaz. Kayyım, velinin hukuken yapabileceği ve
fakat fiilen yapmaktan yasaklandığı işlemleri yapmak için tayin olunabilir. Az
önce belirtildiği gibi, vekil küçük adına ölüme bağlı tasarrufta
bulunamayacağına göre, kayyıma böyle bir yetkinin verilmesi düşünülemez. Bu
durumda kayyım tayini isteğinin hukuki dayanağı yoktur. (Yar. 2.HD.nin 04.05.1978 tarih, 3444 E., 358 K. sayılı
kararı) İçeriği; Gereği ve kendisine yararı yokken miras
bırakanın tıbbi müşahede altına alınmasını istemek mirastan ıskat sebebidir. Miras bırakana ya da ailesine karşı kanunen yükümlü olduğu
görevleri yerine getirmekte kusurlu davranan mirasçının mirastan ıskat
edileceğini öngörülmüştür (MK. 457/2). “Aile” kelimesi, sırf yakın irs ilişkisine yönelen bir
deyim olarak kanunda yer almamış, daha geniş kapsamlı olmak üzere metne
konmuştur. Ancak olayda kusurlu davranış doğrudan doğruya miras bırakana karşı
olduğundan “aile” sözünün amacı yönünden ayrıntılı bilgi verme gereği
görülmemiştir. Kusurlu eylem tesbit edilirken, tarafların sosyal
seviyeleri, yaşantıları ve toplum içindeki yerleri ile özellikleri, kişilerin
geçmişleri, olayların akışı üzerinde durularak, tüm faktörler (etkenler)
gözönünde bulundurulur. Olayda, mirastan ıskat tasarrufunda bulunan kişi, uzun
yıllar bakan olarak Türkiye’nin dış politikasını yönetmiş, daha sonrada politik
yaşantısını devam ettirmiş, böylece topluma mal olmuş bir kişidir. Bu
nitelikteki kimseler hakkında her çeşit haber ve davranış, kamu oyunda yankı
uyandırır. Bazılarında olumlu bazılarında ise olumsuz etkiler meydana getirir. Davada hasmın ehliyetsizliğini i!eri sürmek mümkündür. Ne
varki hukuki imkanın iyi niyetle kullanılması şarttır. Çünkü: Kendisine yarar
sağlamadığı halde başkasına zarar verecek savunma, dürüstlük kuralına uymayacağı
için geçersiz olduğu gibi (M.K. 2), art niyet söz konusu ise bunun doğuracağı
sonuçlara da kat!anılması zorunludur. Vasiyet eden, sağlığında torunu hakkında (müdahalenin
önlenmesi) için dava açmış, yargılama sırasında davalı, davacının fizik yapısına
sataştıktan sonra, irade bozukluğu içinde olduğunu ileri sürerek tıbbi müşahede
altına alınmasını, ehliyetinin tesbit edilmesini istemiştir. İlk bakışta usul
hukuku açısından bu iddiada yadırganacak bir yön bulunmadığı söylenebilir. Oysa,
işin derinliğine inilirse, hiç de uygun bir savunma olmadığı ortaya çıkar. Şöyle
ki: İstek yerinde bulunursa davacı, artık duruşmalara katılamayacak, onu, vasisi
temsil edecek, istek kabul edilmezse, davacı doğrudan doğruya veya vekili
aracılığı ile davasını yürütecektir. Duruşmada ister kanun, isterse akdi
temsilci bulunsun, hakkın ve savunmanın özü değişmez. Öyle ise, davacının
vesayet altına alınmasını sağlamak davalıya bir yarar temin etmez. Hal böyle
olunca, bu tür bir iddia dürüstlük ilkesi ile bağdaşamaz. Görülüyor ki sırf usul
yönünden bu davranış hakkın kötüye kullanılması niteliği taşımaktadır. Öte yandan, dosyadaki gazete fotokopileri ve diğer
delillerden anlaşıldığı gibi, vasiyet eden, (T.R.) akli melekeleri yerinde ve
şuuru düzgün şekilde ve özellikle gazetelere yazılar yazarak ömrünü
tamamlamıştır. Bunu, herkesten iyi bilecek olan da torunudur. Oysa buna rağmen
o, dedesinin ehliyetsizliğini ileri sürerek muayeneye sevkine yol açmış, bunun
çevrede yayılması ve basına yansıması suretiyle de, toplum içindeki yeri
sarsılmış, hakkındaki değer yargıları bir ölçüde zedelenmiş, gururu kırılmış,
ömrünün tükendiği bir dönemde kendisinden özen beklediği kişi eliyle aşırı
derecede incitilmiş, böylece haklı bir hayal ve gönül kırgınlığına düşmüştür. Uzun yıllardan beri onu arayıp sormadığı yetmiyormuş gibi,
normal insan ilişkilerinin gerektirdiği ilgiyi göstermek şöyle dursun, hastalığı
sırasında bile sormak gereğini duymamış olan bir torun, dedesine karşı kanuni,
ahlaki görevini yapmış sayılamaz. Bu tutum ölüm gününe kadar inatla sürdürülmüş,
sırf üzüntü vermek için değer taşıyan eşyasını alıkoymuş ve vermekten kaçınmış,
hiç bir bakımdan mirasbırakanına manevi destek olmamış, yersiz davranışları ile
ona ızdırap vermek yolunu seçmiştir. Açıklanan eylemler mirastan ıskat (M.K.
457/2) için yeterlidir. (Yar. 2.HD.nin 30.03.1976 tarih, 2467 E., 2802 K. sayılı
kararı) İçeriği: Hırsızlık yapan reşit çocuk için
mirasçılıktan çıkarma sebebi doğar. Aile şerefi müşterektir. Çocuklar reşit olsalar dahi ana ve
babalarına, evlatlık ise evlat edinene karşı saygı ve sevgi bağlarını zedeleyen
hareketten sakınmaya mecburdurlar. Reşit kişi davranışları ile aile şerefini
rencide ediyorsa bu tutum MK.nun 457. maddesinin 2. fıkrasındaki mirastan ıskat
sebebi ve dolayısıyla evlatlığın ref’ini gerektirecek bir davranış olarak
mütalaa olunmak lazım gelir. Reşit olup olmamak bu görevlerin kansam ve sınırını
etkilemez. Davalının davacıdan para çalmış olduğu bir vakıadır. Her ne
kadar yakınlı dolayısıyla bu fiil suç teşkil etmez ise de (T.C.K. 524), ahlaka
aykırılık niteliğini muhafaza eder. Şu halde, babasından dahi olsa para çalan
kişi, kamu oyunda uygunsuz tutumlu kişi durumuna düşer. Bu duruma düşen bir
kişinin aile şerefine sürdüğü leke, evlatlık bağının çözülmesi için başlı başına
bir sebeptir. Esasen bu tutum evlat edinen ile, evlatlık arasında mevcudiyeti
şart olan karşılıklı güven duygularını da sarsar ki, bu da artık evlatlık
bağının çözülmesini icap ettirir. Olayda davalının, babasının haberi olmadan onun adına
başkalarından para istediği ve bu paraları yakışıksız yerlerde ve eğlence
mahallerinde harcadığı da sabit olup bu eylemler aile itibarını ve iş
hayatındaki itimadını zedeleyici sonuç doğurmuştur, Bütün bunlar gözönünde
tutularak davanın kabulü gerekirken çocuğun yeti kusurdan bahisle davanın
reddedilmesi kanunumuzun sistematiğine aykırıdır. (Yar. 2.HD.nin 30.09.1971 tarih, 5309 E., 5424 K. sayılı
kararı) Öğretide TMK.nun 510. maddesinde düzenlenen mirasçılıktan
çırakma, cezai ıskat olarak adlandırılmış, buna karşı ise 513. maddede
düzenlenen mirasçılıktan çıkarılma ise, koruyucu ıskat olarak adlandırılmış
bulunmaktadır. Madde 513: Mirasbırakan, hakkında borç ödemeden aciz
belgesi bulunan altsoyunu, saklı payının yarısı için mirasçılıktan çıkarabilir.
Ancak, bu yarıyı mirasçılıktan çıkarılanın doğmuş ve doğacak çocuklarına
özgülemesi şarttır. Miras açıldığı zaman
borç ödemeden aciz belgesinin hükmü kalmamışsa veya belgenin kapsadığı borç
tutarı mirasçılıktan çıkarılanın miras payının yarısını aşmıyorsa, mirasçılıktan
çıkarılanın istemi üzerine çıkarma iptal olunur. 743 S.Yasa madde 460: Müteveffa,
borcunu ödeyecek malı bulunmadığı icra vesikası ile tahakkuk eden füruundan
herhangi birini mahfuz hissesinin yarısından mahrum edebilir. Ancak
müteveffanın, bu yarıyı ıskat edilen füruunun doğmuş ve doğacak çocuklarına
tahsis etmesi şarttır. Miras açıldığı zaman icra vesikasının hükmü mürtefi olmuş
yahut böyle bir vesika olup da ihtiva ettiği borcun miktarı miras hakkının
yarısından fazla bulunmamış ise mahrum edilenin talebi ile; ıskat keenlemyekün
olur. Muris, altsoyunun aciz belgesi ile
belirlenen borç ödemekten aciz halinde olduğunu tesbit ettiğinde onu korumak
amacı ile mirasçıktan çıkarabilir. Burada sadece kendi altsoyunun korunması
değil aynı zamanda koruyucu olarak mirasçılıktan çıkarılan altsoyun, altsoyunun
korunması da amaçlanmış bulunmaktadır keza 513/1. maddenin ikinci cümlesi ile,
koruyucu mirasçılıktan çıkarılma durumunda, mirasçılıktan çıkarılan mirasçının
saklı payının yarısının, kendi altsoyuna ait olduğu kabul edilmiş bulunmaktadır.
Yasa sadece mevcut altsoyu değil, ileride doğacak altsoyun dahi korunması
sağlamak üzere “doğmuş ve doğacak çocuklarına” ibaresini kabul etmiştir. Koruyucu olarak mirasçılıktan çıkarılan mirasçının, saklı
payının yarısı ise, mirasçılıktan çıkarılan mirasçıya aittir. Aciz belgesinin niteliği üzerinde de durulmalıdır. Maddenin
kabil ettiği aciz belgesi İİK.nun 103 ve devam eden maddelerinde düzenlenmiş
bulunan aciz belgesidir. Amaç mirasçının korunması olduğundan aczin kati belgesi
olmasının aranması, mirasçının zararı olacağından kabul edilemez. Bu nedenle
geçici aciz dahi mirasçılıktan, koruyucu amaçlı olarak çıkarılmaya yeterlidir.
Bunun yanında aczin murisin ölüm tarihinde mevcut olması da yasanın aradığı
şartlardan biridir. Daha öncede değinildiği gibi, amaç mirasçının korunması
olduğundan, alacaklı tarafından aciz belgesinin alınmış olup olmadığının önemi
yoktur. Asıl olan aciz durumunun murisin ölüm tarihinde mevcut olmasıdır. Koruyu mirasçılıktan çıkarılmada amaç, öncelikle murisin
altsoyunun daha sonrada altsoyunun altsoyunu korumak olduğundan, miras açıldığı
tarihte, korunmak istenen mirasçı hakkında alınmış olan aciz belgesinin hükmü
tamamen ortadan kalkmış veya aciz belgesinde yazılı olan borç miktarı,
mirasçının tereken alacağı miras payının yarısından az ise, mirasçının istemi
ile çıkarmaya ilişkin tasarruf iptal olunur. İptal davasını açma hakkı, sadece korunan mirasçıya tanınmış
olup, onun dışında kalan kişilerin herhangi bir nedene dayalı olarak koruyucu
mirasçılıktan çıkarılmaya ilişkin tasarrufun iptalini dava etme hakkı mevcut
değildir. Mirasçının iptal davası açma hakkı bununla sınırlı olmayıp genel
hükümler doğrultusunda da iptal davası açabileceği tabidir. Daire Kararları İçeriği ; Koruyucu mirasçılıktan çıkarma, saklı payın
yarısı hakkında yapılabilir. Medeni Kanunun 460. maddesinde, fürudan her hangi birinin
saklı payının yarısından yoksun bırakılması o füruun aczinin icra vesikasıyla
gerçekleşmesine bağlıdır. Buradaki aczin miras bırakanın tasarrufundan evvel
mevcut olması gerekir. Yoksa davacı olan alacaklının mirasçı hakkında icra
takibi yaparak aciz vesikasını almış bulunması gerekmez. Bu itibarla bozmaya
yanlış anlam verilerek davacının aciz vesikası ibraz eylemiş olmasından dolayı
davanın red edilmesinde isabet yoktur. Bu bakımdan bozma çerçevesinde inceleme
yapılarak yukarıda açıklandığı gibi aczin mevcut olup olmadığının araştırılması,
mevcut ise saklı payın yarısı hakkın da, değilse saklı payın tamamı hakkında
davanın kabulü gerekir. (Yar. 2.HD.nin 19.06.1967 tarih, 3554 E., 341 K. sayılı
kararı)
İÇİNDEKİLER
1.-Vasiyette
Yargıtay
Kararları
İçtihadı Birleştirme Kararları
2.- Miras Sözleşmesinde
Yargıtay Kararları
B.- İRADE SAKATLIĞI
1.- Nedenleri
2.- Sonuçları
3.Yorum
Yargıtay
kararları
II.
BÖLÜM
TASARRUF ÖZGÜRLÜĞÜ
A.- TASARRUF EDİLEBİLİR KISIM
1.- Kapsamı
2. Saklı Pay
3.- Tasarruf edilebilir kısmın hesabı
a.-Borçların indirilmesi
Yargıtay
Kararları
B.- MİRASÇILIKTAN ÇIKARMA
(ISKAT)
1.- Sebepleri
2.-Hükümleri
3.- İspat yükü
Iskat karşısında mirasçının dava hakkı
4.- Borç ödemeden aciz sebebiyle mirasçılıktan
çıkarma
Yargıtay Kararları