![]()
TARAFINDAN HAZIRLANAN
ÖNALIM (ŞUFA) DAVALARI HAKKINDA ÇALIŞMA
|
İÇİNDEKİLER
Devir hakkının kısıtlanması
Kullanma yasağı, feragat ve hak düşürücü süre
Sözleşmeden doğan önalım hakkı
743 sayılı Yasadan 4721 sayılı Yasaya geçiş sırasında uygulama
Genel Mahkemeler arasındaki uyuşmazlık
Davaya konu payın davalı tarafından 3. kişiye satılması halinde
Ayin davası olarak davaya devamda görev
Davanın bedele dönüşmesi halinde görev sorunu
Tek bir taşınmazın mevcut olması
Taşınmazın aynı yargı sınırları içersinde yer alması
Taşınmazın iki ayrı yargı sınırları içersinde yer alması
İki veya daha fazla taşınmasın mevcut olması
Tüm taşınmazların aynı yargı sınırı içersinde bulunması
Taşınmazların farklı idari ve yargı sınırları içersinde yer alması
SÖZLEŞMEDEN DOĞAN ÖNALIM HAK VE DAVALARI
Önalım hakkının kullanılamayacağı
KANUNDAN DOĞAN ÖNALIM HAK VE DAVALARI
Önalım hakkının doğumu ve hakkın kimlere ait olduğu
Önalım hakkını kullanmaya yetkili olan paydaşlar
Taşınmazda geçerli tapu kaydı ile hisse sahibi olanlar
Taşınmazda değişik yollardan hisse sahibi olunmasına rağmen henüz tescil
işleminin yapılmamış olması
Satın alan alıcının aldığı hisseyi elden çıkarması durumunda
Satın alan paydaşın rızası ile üçüncü kişiye temlik
Satış dışında rızaya
dayalı temlikler
Rıza dışında payın
elden çıkması
Önalım hakkının kullanılabileceği haller
Tapuda yapılan işlemde temlike dair muvazaa iddiası
Tapuda yapılan işlemde bedelde muvazaa iddiası
Cebri tescil davası sonunda mahkeme kararı ile tescil
Tapuda yapılan satıştan sonra 3. kişinin diğer bir kişiye payı temlik etmesi
İşlemin hibe, bakım sözleşmesi, trampa ve şirket sermaye devri gibi nedenlere
dayanması
Taşınmazda ihtiyari ve aleni açık arttırma ile hisse satışı
Taşınmazda birlikte mülkiyet türlerine göre önalım hakkının kullanılması
İştirak (elbirliği) mülkiyette
Taşınmazın hem paylı hem de elbirliği şeklinde bulunması
Önalım hakkının kullanılamayacağı haller
Taşınmazın taksim edilmiş olması halinde
TMK. 676 ve 677 maddeleri gereğince
Ölünceye kadar bakım sözleşmesinin varlığında
Cebri icra ile yapılan satışlarda
Miras payı olarak kazanma halinde
Paydaşın yakınlarına yapılan satışta
Tapuda kayıtlı olmayan taşınmazlar hakkında
Önalım hakkındaki davanın açılmasından önce
Önalım hakkındaki davanın açılmasından sonra
Önalım hakkının kullanılmasında süre
Önalıma konu temlik işlemlerinde muvazaa
Önalım davalarında vekalet ücreti ve masraf
I- ÖNALIM HAKKI
a-Hukuki Anlamda Hak: Toplumda, gerçek ve tüzel kişilerin tek başlarına veya toplu olarak gerek Kanundan gerekse sözleşmeden doğan yetkilere dayanarak karşı taraftan istek de bulunmaları hukuki anlamda hakkı oluşturur. Tanım içeriğinden de anlaşılacağı gibi, hakkın doğması için iki kural mevcut bulunmaktadır. Haklar ya sözleşmeden ya da kanundan dağar. Toplumu oluşturan kişiler, yasaların emrettiği kurallar içersinde sözleşme yapma hak ve hürriyetine tamamen serbesttir. Bu düzenleme başta BK.nun 19. maddesinde açıklanmış olup, madde “Bir akdin mevzuu, kanunun gösterdiği hudut dairesinde, serbestçe tayin olunabilir. Kanunun kat'i surette emreylediği hukuki kaidelere veya kanuna muhalefet; ahlaka (adaba) veya umumi intizama yahut şahsi hükümlere müteallik haklara mugayir bulunmadıkça, iki tarafın yaptıkları mukaveleler muteberdir” şeklinde bu hak ve hakkın sınırlarını ortaya koymuş bulunmaktadır. Bunun yanında Medeni Kanun birçok alanda sözleşme serbestisini kabul etmiş bulunmaktadır. Miras hukukundan eşya hukukuna kadar birçok alanda bu yönde düzenleme mevcuttur. Toplumu oluşturan gerçek ve tüzel kişiler, sözleşme sırasında Kanunlarda mevcut emredici kuralları uymak zorunda oldukları gibi Medeni Kanunun 2. maddesinde düzenlendiği ve kabul edildiği gibi, kişiler, haklarını kullanırken veya yükümlülüklerini yerine getirirken iyiniyet kurallarını uymak zorundadır. Başta Anayasamız olmak üzere hemen hemen tüm yasalarda kişilerin, yasalardan doğan ve kişi olmasından kaynaklanan haklarının var olduğu kabul edilmiş, bu hakların kullanılması ve yetirilmesi ile ilgili kurallar ortaya konmuş bulunmaktadır. Bu çalışmamız önalım hak ve davası ile sınırlı olması nedeniyle 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve bu kanunun yürürlükten kaldırdığı mülga 743 sayılı Kanuni Medeni esas alınmak suretiyle, bilimsel bir çalışmadan daha önce uygulayıcıların başvuru kaynağı olarak başta bu konuda kabul edilmiş olan Yargıtay uygulamaları ele alınmış, ancak bu yöndeki bilimsel görüşlerden de yararlanarak suretiyle çalışmamız sınırlı tutulmuştur. b-Önalım hakkının Tanımı; Önalım hakkı; Birlikte mülkiyet şeklinde olan taşınmazda hissedar olan veya sözleşmeden doğan hakka dayanılarak, taşınmazdaki bir hissenin üçüncü bir kişiye satılması durumunda taşınmazda hissesi bulunan hissedardan birinin veya birkaçının veyahut sözleşme ile bu hak kendisine tanınan kişi veya kişilerin, satıma konu hissenin alıcıya neye mal olmuş ise o miktar ile belli bir süre içinde satın alma hakkını veren ayni ve yenilik doğrucu kurucu bir haktır. Bu tanım Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 16.05.1951 tarih ve 1949/6-19 esas 1951/3 karar sayılı kararı ile; “Şuf’a hakkı, şefin satış şartları altında kullanabileceği inşai bir haktır. Bu hakkın kullanıldığına dair şefin bir taraflı beyanı ile evvelki malik ile üçüncü şahıs arasındaki sözleşme dairesinde şefi hesabına satış münasebeti vücut bulur. Anlaşmazlık konusu kanuni şuf’ada, kanundan doğan inşai bir haktır. Şuf’a hakkını kullanan şefi adına meşfu hisse kaydının düzeltilmesi sonucunu verir” şeklinde tanımlanmış bulunmaktadır. Yukarıdaki tanımdan da açıkça anlaşıldığı gibi önalım hakkı sözleşmeden veya kanundan doğabileceği gibi yenilik doğurucu ayni bir haktır. Bu nedenle bu iki kavram başka bir deyişle yenilik doğrucu ve ayni hak kavramları üzerinde durulmalıdır. c-Yenilik doğrucu hak; Kullanılması ile birlikte yeni bir hukuki durum yaratan, önceki hakkı ortadan kaldıran veya değiştirmeye veyahut ortadan kaldırıp, kullana belli haklar tanıyan haktır. Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulunun 26.12.1951 tarih ve 1/6 sayılı İçtihadında tanımladığı gibi: “ inşai hak, muayyen bir hukuki münasebeti, ihdas, tebdil veya ilga hususunda hak sahibine tanınan bir salahiyettir. Hak sahibinin bu salahiyete istimale müteallik bir taraflı irade beyanı muhataba vasıl olmakla bir hukuki münasebet, bir hukuki rabıta hasıl olur. bu suretle teessüs eden hukuki münasebet ve rabıtadan bir takım hak ve borçlar doğar” Gerek yenilik doğuran hakkın tanımından, gerekse adı geçen İçtihadı Birleştirme Kararında da anlaşılacağı gibi yenilik doğuran hak; a.-Kurucu, b.-Bozucu, c.-Değiştirici nitelikte olabilmektedir. Konumuzun önalım hakkı olması, önalım hakkının kurucu yenilik doğurucu hak olarak tanımlanmasından dolayı açıklama ve çalışmamızın belli konu ile sınırlı tutulduğundan diğer yenilik doğrucu haklar üzerinde durulmamış, konunun daha açık ve kolay anlaşılabilir olması için kurucu yenilik doğurucu hak üzerinde çok kısa da olsa durulmasında fayda olduğu görüşüne varılmıştır. Kurucu yenilik doğrucu hak; Hakkın kullanılması ile yeni bir hukuki durumun ortaya çıkmasını, belli bir hakkın kazanılması sonuçunu doğran yenilik doğrucu haklar, kurucu yenilik haklar olarak tanımlanabilir. Kişilerin gerek sözleşmeden doğan gerekse Kanundan doğan haklarını kullanması veya belli bir zaman dilimi içersinde kullanmaya zorlanması söz konusu olamazsa da yenilik doğuran kurucu nitelikte olan hakların kullanılması bu ana kural dışında bulunmaktadır. Belli şartların oluşmasından ve Kanunda belirtilen belli sürenin geçmesi ile bu haklar kullanılmadığı takdirde hak düşürücü süre nedeniyle ortadan kalmaktadır. Yenilik doğurucu hakların kullanılması belli bir şekle tabi tutulmamıştır. Hak sahibinin tek taraflı ve karşı tarafa ulaşan irade beyanı ile hak kullanılmış olur. Bu irade beyanının dava yolu ile kullanılması mümkün olduğu gibi yazılı ve sözlü beyan ile de kullanılması söz konusu olabilir ve geçerlidir. Önalım hakkının kullanılması ile ilgili açıklamalara, Yasal düzenlemeler ve Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararların da gözönüne alınarak ilerleyen bölümlerde değinilecektir. Belirtildiği gibi asıl çalışma konumuzu da bu konu oluşturmaktadır. Önalım hakkının da kurucu (inşai) yenilik doğurucu bir hak olduğu hususuna daha önce değinilmiştir. Buna rağmen 4721 sayılı Yasa 734/1. maddesinde, önalım hakkının, alıcıya karşı dava açmak suretiyle kullanılacağını öngörmüş olup, kanımızca bu düzenleme ve kabul önalım hakkının yukarıda açıklanan niteliği ile bağdaşmamaktadır. Bu sınırlamanın yerinde olmadığı görüşündeyiz. d-Ayni Hak; Hukuk düzenimiz haklar nitelikleri itibariyle, ayni ve şahsi hak olarak iki kısımda düzenlemiş bulunmaktadır. Ayni hak; Ayni kelimesi sözlük anlamında. “ aslı ile, kendisi ile ilgili olarak kullanılmakta olup, Arapça karşılığı maddi ve somut anlamına gelmektedir. Bu nedenle ayni hak, eşya üzerindeki hak olarak da tanımlanabilir. Başka bir deyişle, ayni hak, bir kimseye herhangi bir şey üzerinde başka bir katkıya ve etkiye gerek duyulmaksızın egemenlik sağlayan ve herkese karşı ileri sürülebilen hak olarak da tanımlanabilir. Yasalarda ayni hakkın kullanılması için belli ve açık bir süre öngörülmediği takdirde zamanaşımına uğraması veya hak düşürücü süreye tabi olması mümkün değildir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 11.02.1959 tarih ve 1958/10 esas 1959/12 karar sayılı Kararında belirtildiği gibi “... ayni haklarda Medeni Kanunun hükümleri bakımından ıskatı müruruzaman cari olmayıp ancak iktisabı müruruzaman müddetinin ile bir kimsenin ayni hakkının sona ermesi mümkün bulunduğundan, Borçlar kanunundaki ve İcra İflas Kanunun 39. maddesindeki ıskatı müruruzaman müddetinin geçmiş olması, ilam ile mülkiyet iktisap etmiş olan kimsenin mülkiyet hakkına herhangi bir şekilde müessir olamaz”. Şahsi hak kavramı çalışmamız dışında kaldığından üzerinde durulmamıştır. Ancak kısaca; eşyadan doğmayan, kişiye bağlı hak olarak tanımlanmasının yapılması ile yetinilmiştir.
Tanımı: Önalım hakkının temel ve ana amacının taşınmaz malikleri arasına öteden beri mevcut ilişkinin devamı amacıyla taşınmaz içersine yabancı olan üçüncü kişinin veya kişilerin katılmasının önlenmesi olarak kabul edebiliriz. Bunun dışında kanun koyucunun taşınmazın mümkün olduğu kadar bir bütün olarak kalmasını sağlayamaya çalışmış olması başka bir deyişle taşınmazın parçalanmasını önlemek amacıyla önalım hakkı kabul ettiğinin kabulü gerekmektedir.x
İçtihadı Birleştirme Kararları
İçeriği: Önalım hakkının amacı Şuf’a hakkı malikle üçüncü şahıs arasında vaki satış akdine yer tutmak hakkıdır. Medeni Kanunun 658. maddesi akdi müstenit şuf’a münasebetini, 659. madde ise bir gayrimenkulün şayi hissesini satın alan üçüncü şahsa karşı şerikin doğrudan doğruya kanundan doğan şuf’a hakkını tanzim etmektedir. Vazıı kanunun bu hükümle iki gaye takip ettiği görülmektedir. 1.- Gayrimenkulün parçalanmasını önlemek, yani hisselerin mümkün olduğu kadar hissedar elinde toplanmasını temin eylemek, 2.- Hissedarlar arasında öteden beri mevcut münasebeti idame ederek yabancı bir şahsın araya girmesine mani olmak, Ancak esas hukuk kaidelerine göre mülkiyet serbestisini ve tasarruf muhtariyetini ana prensip olarak nazara alan vazıı kanun, hissedarın temlik hakkını tahdit ederken de bu esas kaideyi de gözden uzak tutmamış ve bu tahdidi, mücerret satış akdi ile mukayyet kılmıştır. (Yar. İçt. Bir. K.nun 27.03.1957 tarih, 1956/12 E. 1957/2 K. sayılı kararından) İzaha gerek yok ki, gerek müstakil olsun ve gerek şayi olsun herkesin mülkünde isteği gibi tasarruf etmesi ve rızası olmadıkça kimsenin elinden mülkünün alınmaması en başta gelen hürriyet hakkının tabii ve zaruri neticesidir. Fakat çok defa ihtilaf ve münazaalara yol açan iştiraki, mümkün olduğu kadar tahdit etmek ve aynı zamanda hissedarlar arasına yabancı sokmamak ihtiyacına mebni kıyasa muhalif olarak kanuni şuf’a hakkı ve bu hakla mülkiyetin tahdidi kabul olunmuş bulunmaktadır. (Yar. İçt.Bir. K.nun 11.06.1947 tarih 1947/5 E.,18 K. sayılı kararından)
Hukuk Genel Kurulu Kararları
İçreği: Önalım hakkının amaç ve niteliği Şuf’a (önalım) hakkı, taşınmaz mülkiyetinin yasadan doğan daraltımlarından (takyitlerinden) biridir. Yasal önalım hakkı, yenilik doğuran inşai bir haktır. Paydaşa, bir payın üçüncü kişiye satılması durumunda, o pay alıcıya neye mal olmuş ise (satış bedeli, tapu harç ve masrafları) o miktar ile, belirli süre içinde satın alma yetkisini verir. Yasal önalım hakkı tanınması ile paylı mülkiyet üzere olan taşınmazlara, paydaşları arasındaki müşterek kullanmaya yabancıların sokulmasının önlenmesi amaçlanmıştır. Dava konusu taşınmaz taraflar ve dava dışı paydaşlar arasında müşterek mülkiyet üzeredir. Ancak bütün paydaşların iştiraki ile payları karşılığı intifalarına bırakılan kesimleri belirleyen fiili kullanmaya ilişkin anlaşma yapılmış değildir. Taşınmazdaki mevcut paydaşlardan cüz’i bir kısmı taşınmazın belirli bir kesiminde kendi aralarında bir taksim yapmışlarsa da bu kullanmaya ilişkin fiili taksim olgusunun buna iştirak etmeyen diğer paydaşları bağlamayacağı kuşkusuzdur. Olayda ise taşınmazın ve paydaşların tamamı göz önüne alındığında her paydaşın fiili kullanmaya ilişkin yeri diğerinden bağımsız olarak kesin biçimde belirlenmemiş ve müşterek kullanma bozulmamıştır. Bu nedenle de, taşınmaza yabancı kişiyi sokmama amacının tahakkuk ettiğinden dolaysıyla artık şuf’a hakkının amaçsal yönden kullanılmasına gerek olmadığından söz edilemeyeceği aşikardır. (HGK.nun 26.09.1990 tarih, 6-321 E., 441 K. Sayılı kararı)
a-Genel Bakış Önalım hakkının düzenlendiği 732-735 maddeler Kanunun ikinci bölümünde ye alan taşınmaz mülkiyeti içersinde yer almasından da anlaşılacağı gibi önalım hak ve davalarının konusu taşınmazlar oluşturmaktadır. TKM.nun 704. maddesi taşınmaz mülkiyetinin konusunu belirlemek suretiyle; “Taşınmaz mülkiyetinin konusu şunlardır: 1. Arazi, 2. Tapu kütüğünde ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar, 3. Kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümler.” Şeklinde taşınmaz mülkiyetinin kapsamını belirlemiş bulunmaktadır. Kanunun 732. maddesinde belirtildiği gibi, önalım hakkı “paylı mülkiyet”lerde mümkün bulunduğundan tapu kütüğünde yazılı bulunan bağımsız ve sürekli “hak”lardan dolayı önalım hakkı kullanılamayacağı gibi “kat mülkiyetine tabi bağımsız bölümlerde” de kat maliki olmaktan dolayı önalım hakkının kullanılması söz konusu olamaz. Bu bağlamda önalım hak ve davalarının “Arazi”ler için geçerli olduğunun kabul edilmesi zorunludur. b-Arazi Kavramı Terim olarak arazi kavramını yerinde sabit toprak parçası olarak adlandırmak mümkündür. Ülkemizde kadostral çalışmaların tamamlanmadığı, henüz bir çok bölgede kadastro çalışmaların devam ettiği dikkate alındığında, tüm arazilerin tapuya bağlandığından söz etmek mümkün değildir. Her ne kadar toplumda tüm araziler taşınmaz olarak adlandırılmakta ise de, hukuki anlamda taşınmaz tapuda kayıtlı olmayı zorunlu kılmaktadır. Be nedenle arazi kavramını; 1.-Tapuda kayıtlı olmayanlar, 2.- Tapuda kayıtlı olanlar, olmak üzere temel olarak iki ayrım altında toplayabiliriz. Tapuda kayıtlı olan taşınmazlar tek bir kişinin mülkiyetinde olabileceği gibi birden fazla kişinin ortak mülkiyetinde de bulunabilir. Bunun yanında gerçek ve tüzel kişiler adına kayıtlı olması da mümkündür. Mülkiyet hakkı sadece gerçek kişilere tanınmış bir hak değildir. Bu durumda ortak (birlikte) mülkiyetinde Kanunda müşterek (paylı) mülkiyet (mad. 688 vd.) ve iştirak (elbirliği) mülkiyet (mad. 701 vd.) olarak iki ana başlık altında toplandığı görülmektedir. Önalım davalarının özelliği itibariyle tek bir kişinin mülkiyetinde olan taşınmazlarda önalım hakkının kullanılamayacağını açıklamaya gerek görülmeyecek kadar açıktır. Kural olarak, tapuya kayıtlı olmayan mülkiyetlerden dolayı önalım hakkı kullanılamaz ise de , Kanunun 705. maddesinde kabul edildiği gibi; “Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebrî icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. ” Maddede açıklandığı üzere miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal ve kamulaştırma hallerinde mülkiyet hakkı henüz tapuya tescil edilmemiş olmakla birlikte mülkiyet hakkının doğduğu kabul edilmiş bulunmaktadır. Madde de “işgal” den de söz edilmiş bulunmaktadır. Kullanımda olan tapuda kayıtlı bir taşınmazın işgali ve buna bağlı olarak bu taşınmaz içerisindeki bir hissenin işgali söz konusu bulunmadığından önalım hakkı ve davalarında maddede belirtilen bu durumun ayrık tutulması gerektiği kanaatindeyiz. Mahkeme kararlarının da kesinleşmiş olması gerektiği açıklamaya gerek duyulmayacak kadar açık bulunmaktadır. Kesinleşmemiş bir taşınmaza ilişkin mahkeme kararının taraflara bir takım haklar kazandırması veya yükümlülükler yüklemesi söz konusu olamaz. Cebri icra ve kamulaştırma yolu ile bir taşınmazda hisse elde kişilerin mülkiyet hakkı, cebri satış ve kamulaştırma işleminin tamamlanması ile mülkiyet hakkı doğduğundan bunlar henüz tapuya tescil edilmemiş bile olsa hak sahibine önalım davası açma yetkisi vermektedir. Daire Kararları
İçeriği: Önalım hakkını taşınmaz mallar için kullanılabilir. Davacı, paydaş bulunduğu taşınmaz malın paydaşlarından (V.H.) nin hissesini davalılara sattığını beyanla, şuf’a hakkının tanımasını ve bedeli karşılığında davalılar adına olan hissenin iptali ile adına tescilini talep etmiştir. Mahkemece, şuf’a bedeline noter senedi ile satılan tesisat bedeli ile tapu harç ve masrafları tutarı eklenerek davanın kabulüne, bedelin davalılara eşit oranda tediyesine ve şuf’a konusu hissenin iptali ile davacı adına tesciline karar verilmiş ve bu hüküm her iki taraf vekilleri tarafından temyiz olunmuştur. 1.- Dosya münderecatı ile tarafların iddia ve müdafaalarına ve hükmün dayandığı gerekçelere göre, tarafların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2.- Şuf’a hakkı, müşterek taşınmaz malda bir paydaşın, diğer paydaş tarafından üçüncü kişilere satılan payın, bedeli mukabilinde adına tescilini istenebilmesidir, diğer bir deyimle şuf’a hakkı ancak taşınmaz mallardaki hisselerin satışında kullanılabilir. Taşınır mallarda şuf’a hakkının kullanılması düşünülemez. Hükümde bahsedilen, noter satış senedinde mevzubahis edilen Dizel ve Elektrik Motorları ile diğer Çırçır vesair makineler MK. 619 (4721 S.Y.nın 684). maddesinde belirtildiği şekilde arzın mütemmim cüz’i bulunan şeylerden değildir. Zira taşınmaz mal telef ve tahrip ve tağyir edilmeden alınıp götürülebilirler. Aksine MK.nun 621 (4721 S.Y.nın 686). maddesi hükmüne göre teferruattan ibarettir. Esasen tapu kaydının beyanlar hanesinde bunlara işaret edilmiş ve tapu siciline şerh edilmiştir. Ayrıca dosya içerisinde konulan akit tablosu suretine göre, satış bedeline iş bu beyanlar hanesindeki teferruatın kıymetinin dahil olmadığı, teferruat için noter senedi ile satış yapıldığı belirtilmiştir. Bu hale göre, şuf’a hakkının yalnız taşınmazın satılan hissesi için kabul edilmesi gerekir. Esasen davacıda dava dilekçesinde yalnız bu hisseyi taleple değeri göstermiştir. Talebin üstüne çıkılarak şuf’a bedelini, noter senedi ile satılan teferruata teşmil etmek usul ve kanuna aykırıdır. (Yar.6. HD.nin 21.04.1975 tarih, 1814 E., 2916 K. sayılı kararı(
a-Genel olarak: Önalım hakkı mülga 743 sayılı Medeni Kanununda olduğu gibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda da kanundan ve sözleşmeden doğan önalım (şuf’a hakkı kabul edilmiş bulunmaktadır. Mülga Medeni Kanun taşınmaz mülkiyetini düzenlediği 4. kitabının 19. babında iki fasıl olarak önalım hakkını düzenlediği gibi. 658. maddede sözleşmeden doğan, 659. maddesinde de Kanundan doğan önalım (şuf’a) hakkını kabul etmiş bulunmakta idi. Bunun dışında önalım hakkı ile ilgili bir düzenlemeye yer verilmemiş, önalım hakkının kullanılması, kullanılma süresi, içeriği ve kısıtlanması gibi bir çok konuda bu nedenden dolayı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Yüksek Kurulu tarafından içtihat yaratılmış bulunmaktadır. 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunda Eşya Hukukunun düzenlendiği 4. kitabının 1. kısmının 2. bölümünde ve 2. ayrım içerisinde önalım hakkını düzenlemiş ve 743 sayılı kanunun benimsediği şekilde önalım hakkının sözleşmeden ve kanundan doğan bir hak olduğunu kabul etmiş bulunmaktadır. Yeni Türk Medeni Kanunu (TMK.), 743 sayılı Kanundan farklı olarak, 743 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu dönemde yayınlanan Yargıtay özellikle Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararlarından da yararlanmak suretiyle daha kapsamlı bir düzenlemeye yer vermiş bulunmaktadır. 732. madde ile yasal önalım hakkı düzenlenmiş, 733 ve 734. maddelerde de bu hakkın kullanılması ile ilgili düzenlemelere yer verilmiş, 735. madde ile de sözleşmeden doğan önalım hakkı kabul edilmiş bulunmaktadır. Kanun, 732. maddede, genel olarak önalım hakkını tarif ettiği gibi, hangi hallerde önalım hakkının kullanılmasının mümkün olduğunu göstermiştir. 733. maddede, cebri artırmalarla satışlarda önalım hakkının kullanılamayacağı, feragatın koşul ve şekilleri, satımın bildirilmesi ve hakkın kullanımı ile ilgili süreler gösterilmiştir. 734 madde ile de, önalım hakkının kullanılma şekli ve önalım bedelinin yatırılma zamanı ve yerin neresi olduğu hakkında düzenlemelere yer vermiş bulunmaktadır. Bu kısma 4721 sayılı Kanunun önalım hak ve davaları ile yaptığı madde başlıkları ile düzenleme yanında mülga Kanunundaki karşılığı ve maddelerin kabulünde ortaya konan hükümet gerekçesinin alınmasında fayda görülmüştür. Bu husus ilerleyen konularda da bütünlüğü sağlamak açısından faydalı olacaktır. b- Yasal DüzenlemeDevir hakkının kısıtlamalarıMADDE 732.- Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler. ESKİ METİN MADDE 659: Bir gayrimenkulün hissedarları onun şayi bir hissesini satın alan üçüncü şansa karşı kanuni şuf’a hakkına haizdir. GEREKÇE: Önalım hakkıyla ilgili olarak bu maddeyi karşılayan İsviçre Medeni Kanununun 681-683. maddelerinde Ocak 1965’de yürürlüğe giren yasayla önemli değişikler yapılmıştır. Bu değişiklikler göz önünde tutulmak suretiyle bu kısımda yeni 733. madde düzenlenmiştir. Maddede paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını isten tamamen ister kısmen bir başkasına satması halinde, diğer paydaşların önalım haklarını kullanabilecekleri öngörülmüştür. Bu suretle, önalım hakkının, bir payın üçüncü kişiye tamamen veya kısmen satılması durumunda da kullanılabileceği vurgulanmıştır. b. Kullanma yasağı, feragat ve hak düşürücü süre MADDE 733.- Cebrî artırmayla satışlarda önalım hakkı kullanılamaz. Önalım hakkından feragatin resmî şekilde yapılması ve tapu kütüğüne şerh verilmesi gerekir. Belirli bir satışta önalım hakkını kullanmaktan vazgeçme, yazılı şekle tâbidir ve satıştan önce veya sonra yapılabilir. Yapılan satış, alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilir. Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her hâlde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer. ESKİ METİN : Karşılığı bulunmamaktadır. GEREKÇE: Maddenin birinci fıkrası 1984 tarihli Öntasarının 653. maddesinin üçüncü fıkrasından alınmıştır. Bununla önalım hakkının, paylı mülkiyetteki payın, pay sahibinin iradi satışlarında kullanılabileceği vurgulanmış, bu satış pay sahibinin kendi serbest iradesine dayanmıyor, cebri artırmaya dayanıyorsa önalım hakkının kullanılamayacağı öngörülmüştür. Maddenin ikinci fıkrası İsviçre Medeni Kanununun 1991 yılında yapılan değişiklikle yürürlükten kaldırılmış bulunan 682. maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen “önalım hakkının kaldırılması veya değiştirilmesine ilişkin anlaşmaların resmi şekle tabi olduğu ve tapu siciline şerh edilmesi gerektiği” şeklindeki hükümden alınmıştır. 1984 tarihli Öntasarının 653. maddesinin dördüncü fıkrasında da mevcuttur. Bu fıkra ile önalım hakkından feragatin resmi şekilde yapılması ve tapu siciline şerh edilmesi koşulu getirilmiştir. Buna karşılık, böyle bir haktan feragati içermeyen, sadece belirli bir satışta önalım hakkını kullanmaya yönelik vazgeçmenin herhangi bir yazılı şekilde yapılabileceği kabul edilmiştir. Böylece önalım hakkından feragati içeren anlaşmalar, feragat eden açısından önemli sonuçlar doğurduğundan resmi yazılı şekle tabi tutulmuş ve tapuya şerh edilme koşuluna bağlanmış iken, belirli bir satışta önalım hakkını kullanmaktan vazgeçmenin adi yazılı şekilde de yapılabileceği öngörülmüştür. Ancak bu ikinci halde de, öngörülen yazılı şekil ispat değil geçerlilik şekli olarak düzenlenmiştir. Maddenin üçüncü fıkrası satışın alıcı ya da satıcı tarafından diğer paydaşlara bildirilmesi yükümü getirmiştir. Bu bildirimin noter aracılığı ile yapılması öngörülmüştür. 1984 tarihli Öntasarının 653. maddesinin beşinci fıkrasında da yer alan bu hüküm sayesinde uygulamada en büyük sıkıntıya neden olan, “önalım hakkı sahibinin, satıştan haberdar olmadığı iddiasıyla bu hakkın kullanılabileceği üst süre olan 10 yılın bitimine kadar” bu hakkını kullanmasının önlenmesi amaçlanmıştır. Madenini dördüncü fıkrası önalım hakkının kullanılma süresiyle ilgilidir. Yürürlükteki 658. maddenin son fıkrası satışın öğrenilmesinden itibaren bir ay, satıştan itibaren on yıllık bir süre öngörmüştür. İsviçre Medeni Kanununda 1991 yılında yapılan değişiklikle yeni 681 a maddesiyle bu süre bir ay ve iki yıl olarak düzenlenmiştir. Yürürlükteki metinde önalım hakkının kullanılması için öngörülen on yılın uzun, İsviçre’de yapılan değişiklikle kabul edilen iki yılın ise kısa bir süre olduğu düşünülerek, “aynı hüküm” 1984 tarihli Öntasarının 653. maddesinin altıncı fıkrasında olduğu gibi, bu süre beş yıla indirilmiştir. Yürürlükteki metinde bu konuda on yıllık sürenin başlangıcı olarak öngörülen “herhalde sicile şerh verildiği tarihten itibaren” ifadesi yerine daha anlaşılır ve açık bir anlatım olarak beş yıllık sürenin başlangıcı olarak “herhalde satışın üzerinden” ifadesine yer verilmiştir. MADDE 734.- Önalım hakkı, alıcıya karşı dava açılarak kullanılır. Önalım hakkı sahibi, adına payın tesciline karar verilmeden önce, satış bedeli ile alıcıya düşen tapu giderlerini, hâkim tarafından belirlenen süre içinde hâkimin belirleyeceği yere nakden yatırmakla yükümlüdür. ESKİ METİN: Karşılığı bulunmamaktadır. GEREKÇE: Yürürlükteki Kanunda bu maddeyi karşılayan bir hüküm mevcut değildir. Maddenin birinci fıkrası ile önalım hakkının alıcıya karşı dava açılması suretiyle kullanılması esası getirilmiştir. Yürürlükteki hükümler önalım hakkının, dava dışı bir beyanla kullanılabilmesine olanak sağlamaktadır. Ancak buna rağmen bu beyanla istenilen sonucun elde edilebilmesi sonuçta daima bir dava açılmasını gerektirmektedir. Yeni düzenlemeyle, uygulamada önalım hakkının gerçekleşmesinin daima bir davayı gerektirmesi, kanun hükmü haline getirilmiş bulunmaktadır. Maddenin ikinci fıkrası, önalım bedelinin depo edilmesine ilişkin uygulamada kabul edilen esası kanun hükmü haline getirmektedir. Burada hak sahibinin satış bedeliyle birlikte, alıcıya düşen tapu giderlerinin hakim tarafından belirlenen süre içinde ve belirlenen yere depo edilmesi öngörülmüştür. Önalım hakkı sahibinin depo edeceği bedelin, zaman zaman uygulamalarda sorunlar yaratan ve haksızlıklara yol açan banka teminat mektubu olarak da tevdi edilebilmesine son verilmiştir.bedelin “nakden” yatırılması koşulu öngörüldüğünden, nakit dışında yapılacak tevdiatlar geçerli kabul edilmeyecektir. 2. Sözleşmeden doğan önalım hakkı MADDE 735.- Tapu kütüğüne şerh verilen sözleşmeden doğan önalım hakkı, şerhte belirtilen sürede ve belirtilen koşullara göre her malike karşı kullanılabilir. Kütükte koşullar belirtilmemişse taşınmazın üçüncü kişiye satışındaki koşullar esas alınır. Şerhin etkisi her durumda, şerhin verildiği tarihin üzerinden on yıl geçmekle sona erer. Yasal önalım hakkının kullanılmasına ve vazgeçmeye ilişkin hükümler sözleşmeden doğan önalım hakkında da uygulanır. ESKİ METİN (MADDE 658)=Mukaveleden mütevellit şuf’a hakkı tapu siciline şerh verildiği surette bu şerhte tayin olunan müddet zarfında ve sicilde gösterilen şartlar dairesinde herhangi bir malike karşı dermeyan olunabilir. Sicilde şart gösterilmemiş ise gayrimenkulün müddealeyhe satışındaki şarta itibar olunur. Meşfu satıldıkta bayi keyfiyeti şefia haber vermeğe mecburdur. Şefiin bey’e ıttılaı gününden itibaren bir ay ve herhalde sicille şerh verildiği tarihten itibaren on sene geçmekle şuf’a hakkı sakıt olur. GEREKÇE: Yürürlükteki Kanunun 658. maddesini karşılamaktadır. Maddenin birinci fıkrası yürürlükteki metnin birinci ve ikinci fıkraları esas alınarak düzenlenmiştir. İkinci fıkra, şerhin etki süresini belirlemektedir ve yürürlükteki metinde öngörülen süreye uymaktadır. Maddenin üçüncü fıkrasında, yasal önalım hakkının kullanılmasına ve vazgeçmeye ilişkin hükümlerin, sözleşmeden doğan önalım hakkında da uygulanacağı bu hükümlere yollama yapılmak suretiyle belirtilmiştir.
V-743 SAYILI YASADAN 4721 SAYILI YASAYA GEÇİŞ SIRASINDA UYGULAMA; Bu konuda 4722 sayılı “Türk Medeni Kanunun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun” hükümlerinden faydalanmak gerekmektedir. Önalım hakkının kullanılması ile ilgili olarak eski Kanun ile yeni kanun arasında özellikle süreler yönünden büyük farklılıklar ortaya çıkmış bulunmaktadır. Eski Kanunun yürürlükte olduğu dönemde başlayıp da yeni Kanunun değişik uzunlukta süre kabul etmesinden dolayı uygulamada tereddüt ortaya çıkabilir. Bu durumda hangi yasa hükümleri uygulanacaktır. Anılan Yasanın 20. maddesi bu yönde düzenleme getirmiş bulunmaktadır. 4722 sayılı Yasa Madde 20; Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, Türk Kanuni medenisinin hükümlerine tabi olmaya devam ederler. Ancak söz konusu süreler, Türk Medeni kanunun belirlediği süreden uzun ise, bu kanunun yürürlüğe girmesinden sonra, bu kanunda belirlenen sürenin geçmesiyle dolmuş olur. Şeklinde düzenlemeye yer vermiş bulunmaktadır. Kabul edildiği üzere, 743 sayılı Türk Medeni Kanunda önalım hakkı için kabul edilen bir aylık süre, 4721 sayılı kanunda kabul edilen üç aylık süreden daha kısa olduğundan 743 sayılı kanunun yürürlükte bulunduğu dönemde süre işlemeye başlamış ise, bir aylık hak düşürücü sürenin esas alınması gerekmektedir. Bu durumda 4721 sayılı Yasanın 733/son maddesinde belirtilen üç aylık sürenin kabul edilme olanağı bulunmamaktadır. Buna karşılık zamanaşımı yönünden 743 sayılı Yasanın yürürlükte olduğu dönemde on yıllık süre kabul edilmiş ve uygulanmış olduğundan, yasanın yürürlükte olduğu dönemde işlemeye başlayan süre, 4721 sayılı Kanunda bu süre iki yıl olarak daha az bir zaman dilimi için kabul edildiğinden 4722 sayılı Yasanın yukarıya alınan hükmü gereği 4721 sayılı Yasaya bağlı olarak iki yıl olarak uygulanmak gerekecektir. Olayı bir örnek ile açıklayacak olursak; Önalımlı pay 12.12.2001 tarihinde satılıp, önalım hakkını kullanmak isteyen paydaşa 22.12.2001 tarihinde 734/3. maddesi gereğince bildirim yapılmış olduğu (veya paydaşın bunu öğrendiği) kabul edildiğinde, paydaşın hak düşürücü süre gereğince bir ay içersinde en geç 22.01.2002 tarihinde davasını açması gerekir. Davanın açılmasından sonra müracaata kalma vb gibi nedenlerden dolayı görevsizlik kararı verilmiş ise, davacının 743 sayılı Yasa hükümleri gereğince on yıllık zamanaşımı süresinde yeni dava açması mümkün ise de (olayda 22.12.2011 yılına kadar), 4722 sayılı yasanın anılan hükmü ve 4721 sayılı yasanın 743/3. maddesi gereğince bu hak yönünden zamanaşımı 22.12.2003 tarihinde sona ermektedir. Artık on yıllık zamanaşımı süresini aramak mümkün değildir. BAŞA DÖN
A-Genel olarak: Bir hukuki uyuşmazlık ortaya çıkıp bu uyuşmazlığın mahkeme önüne getirilmesi halinde, bu uyuşmazlığı hangi tür ve nitelikteki mahkeme tarafından çözümleyeceği konusu genel anlamda mahkemenin görevini belirler. Her ne kadar genel anlamda görev uyuşmazlığı bu incelememizin konusu dışında kalmakta ise de, önalım davalarında da görevli mahkemenin belirlenmesinin önem göstermesi nedeniyle kısa bir şekilde de olsa konumuzla ilgili görev konusuna burada da değinmekte fayda bulunmaktadır. Adli yargılama sistemimizde, genel mahkemeler olarak kabul edilen Sulh Hukuk ve Asliye Hukuk mahkemesi dışında genel olarak Kadastro Mahkemesi, İş Mahkemesi, Ticaret mahkemesi ve İcra Tetkik Merci gibi mahkemeler mevcut bulunmaktadır. a-Kadastro Mahkemeleri; 3402 sayılı Kadastro Kanunun maddesine göre, yenilik doğrucu davaların kadastro mahkemelerinde görülme olanağı bulunmadığından, yenilik doğurucu bir dava olan önalım davalarının kadastro mahkemelerinin görevi dışında kaldığı açıktır. b-İş Mahkemeleri; Bu mahkemeler işçi ve işverene arasında doğan ve iş hukukunun uygulanmasından kaynaklanan davalara bakmakla görevli olduklarından önalım davalarının bu mahkemelerin görevi dışında kaldığı açık bulunmaktadır. c-İcra Tetkik Mercileri: Dar yetkili ve genel olarak İcra ve İflas Kanunundan doğan uyuşmazlıkların çözümü için görevli olan bu mahkemelerde önalım davalarının görülme olasılığı bulunmamaktadır. d-Ticaret Mahkemeleri; Türk ticaret Kanunun 4 ve 21. maddeleri gereği görev alanları çizilmiş ve Türk Ticaret Kanunun uygulanması yanında tacirler arası ve ticari davaları bakmakla yetkili olan bu mahkemelerin görev alanına önalım davaların hiçbir şekilde girdiği düşünülemez. B-Genel Mahkemeler: Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK.) ve hukuk sistemimiz gereğince genel mahkemeler Sulh Hukuk ve Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Sulh Hukuk Mahkemesinin görev alanı HUMK.nun 8. maddesinde ayrıntılı olarak sayılmış olup maddede: I - İflas davalarıyla vakfa ilişkin davalar hariç olmak üzere, mamelek hukukundan doğan değer veya miktarı yüzmilyon (halen dört yüzmilyon) lirayı geçmeyen davaları, II - Dava konusu olan şeyin değerine bakılmaksızın: 1. İcra ve İflas Kanununun onuncu babında yer alan 269 ve 272. ve sonraki maddeleri hükümleri hariç olmak üzere, kira sözleşmesine dayanan her türlü tahliye, akdin feshi yahut tesbit davaları, bu davalarla birlikte açılmış kira alacağı ve tazminat davaları ve bunlara karşılık olarak açılan davaları, 2. Taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ve ortaklığın giderilmesine ait davaları, 3. Taşınır ve taşınmaz mallarda yalnız zilyetliğin korunması ile ilgili davaları. 4. Türk Kanunu Medenisinin 163. maddesinde yazılı tedbirleri ve bunların değiştirilmesi veya kaldırılması isteklerini, aynı Kanunun 95, 159, 173, 261 ve 271. maddeleri ile Borçlar Kanununun 91 ve 92. maddelerinde mahkemeye veya hakime verilen işleri, 5. Evlenmeye ve evlat edinmeye izin verilmesi isteklerini, 6. Mirasçılık belgesi verilmesi hakkındaki isteklerle, bu belgenin değiştirilmesi veya iptali davalarını, III - Bu ve diğer kanunların sulh mahkemesi veya hakimlerini görevlendirdiği dava ve işleri, Görür. Şeklindeki kabul ile Sulh hukuk mahkemelerinin görev alanları çizilmiş bulunmaktadır. Maddenin birinci bendinde de bildirildiği gibi, mamelek hukukundan doğan uyuşmazlıklarda asliye mahkemeleri ile sulh mahkemeleri arasındaki görev uyuşmazlığı, davanın değerine göre belirlenecek olup, bugün itibariyle değeri 400.000.000.-TL. ve daha az olan uyuşmazlıkların çözüm yeri sulh hukuk mahkemeleri, bu değerin üzerinde olanlarda ise asliye hukuk mahkemesidir. Önalım davalarının da mamelek hukukundan doğduğu hususu tartışılmayacak kadar açık olup, bu durumda görevli mahkeme, önalım hakkına konu taşınmaz hissesinin satım değeri yanında satım için davalının/ alacının yapmak zorunda kaldığı zorunlu harcamaların toplamı üzerinden belirlenecektir. a-Genel Mahkemeler Arasındaki Uyuşmazlıklar: 1.- Genel Olarak: Önalım davalarının değere bağlı olarak genel mahkemelerin görevi dahiline girdiği husus bu şekilde ortaya konulmuş olmakla birlikte davaların açılmasından önce ve sonra ortaya bir kısım uyuşmazlıklar ve değişmeler ortaya çıkabilmekte bu durumda görevli mahkemenin sulh hukuk veya asliye hukuk mahkemesi olduğu konusunda tartışmalar doğmaktadır. BAŞA DÖNDaire Kararları İçeriği: Aynı taşınmazda birden fazla pay satışı ve davalı olması Muhtelif iki tarihte yapılan satış nedeniyle, davacı şuf’a hakkını kullanarak payları satın alan üç davalı aleyhine işbu davayı açmıştır ve davanın kıymeti toplam 6.900 lira olarak gösterilmiştir. Davalılar hakkında açılmış olan işbu dava tek bir dava niteliğinde olup, kanunen birlikte görülmesinde bir sakınca yoktur. Kaldı ki, bunlardan biri hakkında tefrik kararı verilmesi için yazılı talep olması gerekir. Davalılar vekilinin verdiği 07.03.1977 tarihli dilekçesi itiraz görevsizlik kararı içermektedir. Bu itibarla davaya bakılması gerekirken davalılar hakkında tefrik kararı verilerek her biri hakkında açılan davanın kıymeti 5.000 liranın altına düştüğünden bahisle görevsizlik kararı verilmesi usul ve kanuna aykırıdır. (Yar. 6.HD.nin 13.04.1978 tarih, 2436 E., 2864 K. sayılı kararı)
İçeriği: Davaya konu pay dava sırasında üçüncü bir kişiye çok daha fazla bir bedelle satılmış olsa dahi. Sulh Hukuk Mahkemesinin görevi devam eder. Dava, şuf’alı payın iptal ve tesciline ilişkindir. Mahkeme görev yönünden davayı reddetmiş, hükmü davacı vekili temyiz etmiştir. Şuf’a davalarında müddeabih davalının ödediği satış bedeli ile yine davalının ödediği tapu harç ve masraflarının toplamı oluşturmaktadır. Satıcının ödediği masraflar buna dahil edilemez. Olayımızda davalının 23.670 lira satış bedeli 946 lira da Emlak Alım Vergisi ödediği anlaşılmaktadır. Bunların toplamı ise 24.616 lirayı bulmaktadır. Davanın açıldığı tarih itibariyle 2494 sayılı yasa ile değişen HUMK. nun 8. maddesi uyarınca davanın Sulh Mahkemesinde görülmesi gerekirken görev yönünden reddedilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenle hükmün bozulmasına 28.01.1983 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (Yar. 6.HD.nin 28.01.1983 tarih, 342 E., 267 K. sayılı kararı)
İçeriği: Önalım davasında mahkemenin görevi belirlenirken, payın satış bedeli ile davalının ödediği tapu harç ve giderlerinin toplamı göz önüne alınır. Dava, şuf’alı payın iptali ile davacılar adına tescili isteminden ibarettir. Mahkemece son satış bedelinin sulh mahkemesinin görevini aştığı gerekçesi ile davanın görev yönünden reddine karar verilmiş ve hüküm davacılar vekili tarafından temyiz olunmuştur. Davacılar, 16.04.1983 tarihli dava dilekçesinde, davalı (A.B.)’ın diğer paydaşların satış vaadi senedi ile, sattığı payları hükmen adına tescil ettirdiğini ve bu tescilin Yargıtay’ca onanarak kesinleştiğini ileri sürerek satış bedeli olan 16.000 lira üzerinden şuf’a hakkının tanınmasını talep etmişlerdir. Davanın. açılışından sonra da (A.B.), hükmen satın aldığı payı 07.07.1982 tarihinde adına tescil_ettirmiş ve 08.07.1982 tarihinde 1.000.000 lira bedelle diğer davalı (B.Ö.)’e satmıştır. Davacılar, bu satış üzerine davayı HUMK.nun 186. maddesi gereğince, (B.Ö.)’e teşmil etmiş ve 02.09.1982 tarihli teşmil dilekçesinde ilk alıcı (A.B.) ile ikinci alıcı (B.Ö.)’in akraba olduklarını ve her ikisinin kötüniyetli bulunduklarını bildirerek ilk satış bedeli üzerinden, şuf’a hakkı tanınmasını istemişlerdir. Davacıların bu iddiası incelenerek ikinci alıcı (b.Ö.)’in kötü niyeti sabit olduğu takdirde ilk satış bedeli üzerinden, sabit olmadığı takdirde ikinci satış bedeli üzerinden şuf’a hakkının tanınmasına karar verilmek gerekir. Ayrıca 10.05.1944 tarih 18 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince ikinci satış bedeli sulh hukuk mahkemesinin görevine aşsa dahi davanın görülmesi yine sulh hukuk mahkemesine aittir. Bu cihet gözönünde tutulmadan yazılı şekilde görevsizlik kararı verilmesi usul ve kanuna aykırıdır. (Yar. 6.HD.nin 04.04.1983 tarih, 3391 E., 3407 K. sayılı kararı)
İçeriği: Davalının bedelde muvazaa iddiasında bulunmasında görev sorunu Şuf’alı paylar davalıya 12.07.1996 tarihinde 10.000.000.- lira bedel ile satılmıştır. Dava 22.07.1996 tarihinde bir aylık yasal hak düşürücü süre içerisinde açılmıştır. HUMK.nun, 4146 sayılı Kanunla değişik 8/1. maddesine göre, miktar ve değeri 100.000.000.- lirayı geçmeyen davalara bakmak görevi Sulh Hukuk Mahkemelerine ait bulunmaktadır. Bu değişiklik 23.06.1996 tarihinden sonra açılacak davalara uygulanacağından ve dava bu tarihten sonra açıldığından, açılmış davada Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu açıktır. Her ne kadar şuf’a davalarında satıştan uzuca bir süre geçtikten sonra açılması halinde, objektif olayların yarattığı değer artışları nazara alınarak yeniden bedel takdiri gerekirse de, bu içtihadın somut olayda uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Zira dava, satışı takip eden bir aylık süre içerisinde açılmıştır. Bu durumda mahkemenin keşif yaparak, bedeli yeniden belirleyerek ve bulunan değeri nazara alıp görevsizlik kararı vermesi doğru değildir. Öte yandan, akdin tarafı olan davalının bedelde muvazaa iddiasını ileri sürmesi ve bunun nazara alınması da mümkün olmadığından, mahkemenin tapudaki satış bedeli yerine keşfen belirlenen değeri nazara alarak görevsizlik kararı vermesi isabetsizdir. (Yar. 6.HD.nin 05.06.1997 tarih, 5011 E., 5159 K. sayılı kararı)
İçeriği: Davalının bedelde muvazaa iddiasında bulunmasında görev sorunu (2) Davacı, şuf’alı payın 09.12.1996 tarihinde davalıya satıldığını, belirterek 29.01.1997 tarihinde açtığı bu dava ile şuf’a hakkının tanınmasını istemiştir. Davalı, şuf’alı payın daha yüksek bedelle alındığını, tapuda düşük bedel gösterildiğini ve davanın süresinde açılmadığını savunmuştur. Mahkeme, taşınmazda keşif yaparak şuf’alı payın 630.000.000.-TL. değerinde olduğunu kabul ederek görevsizlik kararı vermiştir. Davalı, kendisine yapılan satış akdinin tarafı olduğundan o akitteki bedelin muvazaalı olduğunu,gerçek satış bedelinin daha yüksek olduğu yolundaki savunması dinlenmez. Onun kendi muvazaasından yararlanması mümkün değildir. 09.12.1996 tarihinde yapılan satıştan 2 ay dahi geçmeden bu dava açıldığından satışı izleyen uzun süre sonunda açılan davalarda uygulanması gereken dava tarihindeki bedelin şuf’a bedeli olarak kabulü gerektiği görüşünün bu olayda uygulama yeri yoktur. Bu nedenle tapuda belirli satış bedeline göre, görev Sulh Hukuk Mahkemesine ait olduğundan görevsizlik kararı verilmesi doğru değildir. Bu sebeple diğer uyuşmazlık konuları hakkında inceleme yapılarak sonucu hakkında karar verilmesi icap eder. (Yar. 6.HD.nin 26.05.1997 tarih, 4741 E., 4890 K. sayılı kararı)
2- Davaya Konu Payın Davalı Tarafından 3. Kişiye Satımı Halinde; 1- Ayin davası olarak devamda görev Davanın açılmasından sonra ve yargılama sırasında davaya konu hissenin 3. kişiye satılması durumunda, davacı hisse sahibinin davasını ayın davası olarak devam edebileceği gibi bedele (tazminata) dönüştürmek suretiyle devam edebilir. HUMK.nun 186. maddesinde belirtildiği gibi; “Dava ikame edildikten sonra iki taraftan biri müddeabihi ahara temlik ederse diğer taraf muhayyerdir. Dilerse temlik eden taraf ile olan davasından sarfınazar ederek müddeabihe temlik eden kimseye karşı dava eder. Bu suretle davayı kazanırsa mahkumun aleyh, müddeabihi kendisine temlik eden kimse ile beraber masarifi muhakemeyi kefaleti müteselsile ile vermeğe mahkum olur. Dilerse davasını müddeabihi ahara temlik eden taraf hakkında zarar ve ziyan davasına tebdil eder” şeklindeki düzenleme ile bu kural kabul edilmiş bulunmaktadır. Madde metninde belirtildiği gibi, önalım davasının açılmasından sonra davaya konu pay satın alan (davalı) tarafından 3. bir kişiye satıldığında davacı, davasını ayin davası olarak devam edebileceği gibi davasının değere dönüştürerek devam edebilir. b- Davanın Bedele Dönüşmesi Halinde Görev Sorunu; Değer itibariyle dava sulh hukuk mahkemesinde açılmasından sonra davaya konu hissenin davaya konu ilk değerden ve sulh hukuk mahkemesinin görev alanı dışında kalan değer üzerinden 3. kişiye satılması durumunda, 10.05.1944 tarih 14/18 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi; görevli mahkemenin değişmesi başka bir deyişle sulh hukuk mahkemesinin görevinin sona erdiğinden söz etmek mümkün bulunmamaktadır. BAŞA DÖNYargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları
İçeriği: Dava sırasında payın davalı tarafından ahara satışında görevli mahkemenin değişmesi söz konusu değildir. Bir ayin davasının asliye veya sulh hukuk mahkemelerinden hangisinde bakılması lazım geleceğinin tayininde usulün ikinci maddesi hükümlerince o aynin dava tarihindeki hakiki kıymeti esas olur. mahkeme bu kıymetin tayini için lüzum görürse ehlihibreden de istiane eder. Dava olunan aynin kıymeti üçyüz liradan aşağı olmasından sulh mahkemesinin vazifesi dahilinde görülerek davaya bakılırken malik ve zilyedi onu ahara sattıkta diğer taraf ayin davasında ısrar edipte yeni malik ve zilyede husumeti tevcih edince o aynin kaça satıldığına bakılmayacak ayni kıymeti muhafaza etmesi itibariyle malikteki değişikliğin vazife meselesine tesiri olmamak icap edeceği gibi bir şuf’a davasının rüyeti, meşfu hissenin kıymetine göre sulh mahkemesinin vazifesi dahiline girdikten sonra meşfu hissenin evvelinkinden daha fazlaya satılmış olması, semeni mebi hakiki kıymeti telakki olunamayacağından şuf’a davasının vazifetten asliye mahkemesine intikal etmesini evleviyetle, istilzam etmez. Çünkü asıl şuf’a davası, kanuni müddet içinde ikame olunduktan sonra dava esnasında başkasını satıldığını istihbar eden şefi zikri geçen usulün 186. maddesine tevfikan muhayyerliğini, meşru’un aynını talepte istimal sadedinde verdiği istida ikinci satışa ıttıladan bir ay([4]) geçtikten sonra da verilmiş olsa red olunmayıp ilk arzuhal ile asıl şuf’a davasının müddeti muhafaza edilmiş olacağından ikinci müşteriye karşı tevcih edilen husumeti mutazammın davayı, birinci davanın devamı olarak kabul etmek iktiza eder. Böyle kabul edildiği takdirde mütemadiyen yedlerin tebeddülü karşısında bir şuf’a davasını intaç etmeğe imkan kalmaz. Müddeabihin muhakeme sırasında ahara temlikinde o ayni hükmen elde etmek isteyen davacıya bir takım masraf ve külfetler başka mahkemelere göndermeği istihdaf etmemiş olan vazıı kanun, davanın kazanıldığında mahkumaleyhin, müddeabihi kendisine temlik ettiği kimse ile beraber muhakeme masrafını müteselsil kefaletle ödemeğe mahkum olacağına dair maddeye bir fıkra ilave etmekle temlik eden aleyhine olan davadan sarfınazar edilmenin bir feragat veya ibra mahiyetinde olmadığını göstermekle kalmayarak onu muhakeme masrafıyla mahkum edecek olan mahkemenin başka bir mahkeme olmayacağını, çünkü diğer bir mahkemenin onu gıyaben masrafla mahkum etmeğe imkan ve salahiyeti mefkud olduğunu ihsas etmiş bulunmaktadır. Binaenaleyh, rüyeti bir sulh mahkemesinin vazifesi cümlesinden olan bir şuf’a davasının muhakemesi sırasında üçyüz liradan fazlaya satılmış olan meşru hissenin ikinci müşteri aleyhine takip ve inticanın da yine sulh mahkemesine ait olacağına,.. (Yar. İçt. Bir. K.nun 10.05.1944 tarih, 14 E., 18 K. sayılı kararı)
a-Genel olarak; Önalım hakkı paylı taşınmazlardan dolayı kullanılabilecek olması nedeniyle bu hakka dayanılarak açılacak davalardan dolayı davaya konu taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinin yetkili olduğu HUMK.nun 13. maddesinde açıklanmış bulunmaktadır. Maddede; “Gayrimenkule müteallik davalar, gayrimenkulün bulunduğu mahal mahkemesinde ikame olunur. Gayrimenkule müteallik dava sebebi ne olursa olsun gayrimenkulün aynına veya gayrimenkul üzerinde bir hakka veya muvakkat olsa bile anın zilyetliğine veyahut hakkı hapsine mütedair olanlardır. İrtifak haklarına dair iddialarda, üzerine irtifak hakkı taalluk eden malın bulunduğu mahal mahkemesi selahiyattardır. Dava birden ziyade Gayrimenkule ait ise gayrimenkullerden birinin bulunduğu mahal mahkemesinde ikame olunur.” şeklinde düzenlemeye yer verilmiş olup, önalım hakkının da taşınmaz hukukundan kaynaklandığı açık ve tartışmasız olarak kabul edildiğinden, yetkili mahkemenin davaya konu hissenin bulunduğu taşınmazın yer aldığı yargı sınırları içersinde kalan mahkemenin olduğu açıktır. Yaşam içinde, davanın açılmasından sonra idari sınırlarda ve buna bağlı olarak yargı yetki sınırlarında değişiklik olabildiği gibi, aynı yerde davayı gören mahkeme düzeyinde yeni mahkeme kurulması söz konusu olmasının yanında birden fazla paylı taşınmazdan dolayı önalım hakkının kullanılması söz konusu olabilmektedir. Bu durumlar karşısında yetkili mahkemenin hangi yer mahkemesi olduğu yönlerinde uyuşmazlık çıkabilmektedir. İdari sınırlarda bir değişiklik olmaksızın, aynı yerde işlerin niteliği ve kapsamları karşısında var olan mahkemelerin yeterli olmaması halinde, işin niteliği ve miktarına göre yeni mahkeme veya mahkemelerin kurulması mümkün bulunmaktadır. Bu durumda taşınmazın bulunduğu idari sınırlarda değişiklik bulunmadığından önalım davası taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde açılacaktır. Açılmış bulunan bir önalım davası hakkında ise, davanın görüldüğü mahkeme tarafından yetkisizlik kararı verilmesi mümkün olmadığı gibi görevsizlik kararı dahi verilemez. Bir yerde aynı nitelikte bulunan mahkemeler arasında görev uyuşmazlığı söz konusu olmayıp, sadece iş dağılımından kaynaklanan iş paylaşımı söz konusudur. Bu nedenle yetkisizlik ve görevsizlik kararı söz konusu olamaz. c.- İdari Sınırların Değişmesi; Önalım davasının açılmasından sonra idari sınırlarda ve buna bağlı olarak yargı sınırlarında bir değişiklik meydana gelmesi ve adli teşkilatın kurulması durumunda yetki hususu önem arzetmektedir. Bu durumda HUMK.nun 13. maddesince yetkili kılınan mahkemenin yetkisi HUMK.nun 25. maddesi gereğince sona erer. HUMK.nun 25. maddesinde; “Yetkili mahkemenin bir davaya bakmasına fiili veya hukuki bir engel çıktığı veya iki mahkemenin yargısal sınırları kapsamının belirlenmesinde tereddüt edildiği takdirde, yetkili mahkemenin tayini için Yargıtay’a başvurulur. İki mahkemenin aynı dava hakkında göreve veya yetkiye ilişkin olarak verdikleri kararlar temyiz edilmeksizin kesinleştiği takdirde, görevli veya yetkili mahkeme Yargıtay’ca belirlenir.” şeklinde düzenleme yapılmış bulunmaktadır. Birinci cümleden de anlaşılacağı gibi, idari sınırlardaki ve buna bağlı olarak yargı çevresinde değişiklik meydana geldiğinde fiili ve hukuki bir engelin var olduğu kabul edilmelidir. Böyle bir durum ortaya çıktığında davayı bakan mahkeme tarafından dava dosyasını yeni kurulan yerdeki görevli mahkemeye “yetkisizlik” kararı ile göndermesi gerekmektedir. Mahkemenin yetkisizlik kararı ile yeni kurulan mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi halinde HUMK.nun 193. maddesinin uygulanmaması gerekmektedir. Bu nedenle da dava dosyasının yetkili mahkemeye gönderilmesine dair verilen karardan itibaren tarafların 10 günlük yasal süre içerisinde başvurmadığından davanın HUMK. 409. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına karar verilemez. BAŞA DÖNİçtihadı Birleştirme Kararları
İçeriği: Dava devam ederken idari ve yargı sınırlarının değişmesi durumunda yapılacak işlem Dava tarihinde salahiyetli ve vazifeli bir mahkeme nezdinde dava açıldıktan sonra idari taksimatta vukubulan değişiklik dolaysıyla dava konusu gayrimenkulün başka bir mahkemenin kaza hududu içine alınması, o gayrimenkulün bulunduğu mahalde yeni bir mahkeme teşkil edilmesi, gayrimenkulün 2613 sayılı Kanunun uyanınca kadastroya veya 5602 sayılı Kanun uyarınca tapulamaya tabi tutulması gibi hallerde davayı tetkik eden mahkemenin salahiyeti usulün 193. maddesi ve vazifesi 2613 ve 5602 sayılı kanunlar icabı sona erer. Bu hal usulün 25. maddesinde derpiş edildiği üzere salahiyetli mahkemenin davaya bakmasına sonradan ve fiili veya hukuki bir mani çıkması ve bu sebeple başka bir mahkemenin merci tayin edilmesi takdirinde de tahaddüs edebilir. Bu gibi hallerde dava dosyasının salahiyetli ve vazifeli mahkemeye devir ve tevdii icap eder. Nitekim 2613 sayılı Kanunun 27. ve 5602 sayılı Kanunun 35. ve 36. maddelerinde muamele (Dava evrakının, dava dosyasının devri) şeklinde vasıflandırılmıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun vazife ve salahiyette müteallik hükümleri ve bu meyanda 193. maddesi davanın açıldığı tarihteki vaziyet nazara alınarak sevk edilmiş bulunmaktadır. Davanın derdest bulunduğu sırada hadis olan sebepler dolayısıyla vazife ve salahiyet değişiklikleri muvacehesinde takip olunacak usul bu Kanunda tayin edilmiş değildir. Meseleyi (devir ve tevdi) in mahiyeti ile halletmek lazımdır. Davanın devir ve tevdii halinde dosyayı devir alan mahkeme, devreden mahkemeyi istihlaf etmiş ((yerine geçmiş) ve onun yerine kaim olmuş durumdadır.bu mahkemenin davayı kaldığı noktadan devam etmesi icap eder. Gayrimenkule müteallik davalarda, davanın ikame edildiği tarihte dahi vazifeli veya salahiyetli bulunmayan mahkemece ittihaz olunan vazifesizlik veya salahiyetsizlik kararı ile davanın ikamesinden sonra tahaddüs eden sebeplerle evrakın devir ve tevdii muamelesi sırasında bilhassa Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 193. maddesinin tatbiki bakımından bir guna müşabehet (benzeme) mevcut değildir. Bu maddenin derpiş etmediği muamelelere bu madde hükümlerinin tatbikine imkan yoktur. Bu itibarla; Gayrimenkule müteallik davalarda davanın ikamesinden sonra adli teşkilatta vukubulan değişiklik sebebiyle dava evrakının yeni teşkil edilen mahkemeye devir ve tevdii halinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 193. maddesi hükümlerinin tatbik edilemeyeceğine, davanın 10 gün içinde tahrik olunmadığından bahisle ikame edilmemiş sayılması cihetine gidilemeyeceğine, ... (Yar. İçt. Bir. K. 18.06.1958 tarih, 1957/21 E., 1958/10 K.)
d- Tek Bir Taşınmazın Mevcut Olması 1- Tek Bir Taşınmazın Aynı Yargı Sınırları İçinde Yer Alması Davaya konu paylı taşınmazın tek bir taşınmazdan olaşması ve bu taşınmazın tek bir yargı sınırları çizilen alan içerisinde kalması durumunda bir uyuşmazlığın doğması mümkün olmadığı gibi yukarıda da açıklandığı gibi HUMK.nun 13. maddesi gereğince yetkili mahkeme davaya konu taşınmazın yer aldığı yargı sınırları içerisinde kalan taşınmazdır. 2-Tek Bir Taşınmazın İki Yargı Alanı Sınırları İçinde Yer Alması Öyle durumlar olabilir ki, ortada ve davaya konu bir tek taşınmaz bulunmakla birlikte, bu taşınmazın iki ayrı yargı sınırları içersinde yer alması mümkün olabilir. Bu durumda yetkili mahkemenin neresi olduğu tartışma konusu olmaktadır. Yargıtay kararlarında belirtildiği gibi, bu durumda yetkili mahkeme, davaya konu taşınmazın büyük olan bölümünün hangi yargı sınırı içerisinde kalıyorsa o yer mahkemesi olduğu kabul edilmelidir. e-İki veya Daha Fazla Taşınmaz Bulunması Hali 1- Tüm Taşınmazların aynı Yargı Sınırları içinde yar alması Bu durumda, tek veya birden fazla taşınmazın bulunmasının önemi bulunmadığı gibi HUMK.nun 13. maddesi gereğince taşınmazların bulunduğu yer mahkemesinin yetkili mahkeme olduğu yönünde hiçbir kuşku bulunmaktadır. 2- Taşınmazların Farkı İdari ve Yargı sınırları içersinde bulunması Taşınmazların birden fazla olması ve bu taşınmazların ayrı ayrı yargı sınırları içersinde kalması, başka bir deyişle her bir taşınmaz için başka başka yer mahkemesinin yetkisinin mevcut olması durumunda, davacıya her ne kadar HUMK. 13/III. Maddesi gereğince seçimlik hak tanınmış bulunmakta ise de, bu gibi durumlarda HUMK.nun 46. maddesinin gözden uzak tutulmaması gerekmektedir. HUMK.nun 24. maddesinde belirtildiği gibi; “Mahkeme, yargılamanın iyi bir şekilde yürütülmesini sağlamak için, birlikte açılmış veya sonradan birleştirilmiş davaların ayrılmasına, davanın her safhasında, istek üzerine veya kendiliğinden karar verebilir.” Bu hükümden de anlaşılacağı gibi, birden fazla taşınmaz nedeniyle, taşınmazlardan birinin bulunduğu yer mahkemesinde davacı 13/III. Maddeden kaynaklanan seçimlik hakanı kullanarak tek bir yerde tüm taşınmazlar için önalım davası açması durumunda, mahkeme gerek taraflardan birinin başvurusu üzerine gerekse kendiliğinden (re’sen), davanın daha iyi görülmesi ve sonuçlandırılması ve de tahkikatın daha seri ve doğru yapılabilmesi için tefrik ve yetkisizlik kararı vermesi mümkün bulunmaktadır. Bu açıklamalardan anlaşıldığı ve kabul edildiği üzere, birden fazla taşınmazın yine birden fazla idari sınır içersinde kalması ve buna bağlı olarak taşınmaz hukukundan dolayı açılacak davalar nedeniyle birden fazla mahkemenin yetkili olması durumunda her ne kadar davacının taşınmazların bulunduğu bir yer mahkemesinde dava açmak üzere yetkisi söz konusu olmakta ise de, yargılama sırasında mahkeme, gerek tarafların ve taraflardan birinin başvurusu üzerine, gerekse kendiliğinden , bir veya birden fazla ancak kendi yetki sınırları dışında kalan taşınmaz veya taşınmazlardan dolayı tefrik ve yetkisizlik kararının vermesinin mümkün olduğu HUMK. 46. madeninin kaleme alınış şeklinden anlaşılmaktadır.
SÖZLEŞMEDEN DOĞAN ÖNALIM HAK VE DAVALARI
Sözleşmeden doğan önalım hakkı 4721 sayılı Türk Medeni kanunun 735. maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Madde 735 : Tapu kütüğüne şerh verilen sözleşmeden doğan önalım hakkı, şerhte belirtilen sürede ve belirtilen koşullara göre her malike karşı kullanılabilir. Kütükte koşullar belirtilmemişse taşınmazın üçüncü kişiye satışındaki koşullar esas alınır. Şerhin etkisi her durumda, şerhin verildiği tarihin üzerinden on yıl geçmekle sona erer. Yasal önalım hakkının kullanılmasına ve vazgeçmeye ilişkin hükümler sözleşmeden doğan önalım hakkında da uygulanır. Şeklinde düzenlemeye yer vermiş bulunmaktadır. Yasal önalım hakkından farklı olarak burada, önalım hakkı taşınmaz mal ortaklığından değil sözleşmeden doğmaktadır. Bu nedenle sözleşmede, önalım hakkının konusunu teşkil eden taşınmazın özellikleri, niteliği, tapu kayıt tarihi ve numaraları gibi esaslar yanında önalım hakkının ne kadar süre içinde kullanılacağı ve önalım bedelinin miktarı ve ödeme şekli ve önalım hakkının kimlere karşı ileri sürülebileceği, bu hakkın devredilip edilmeyeceği gibi hususları da belirtilmiş olması gerekir. Madde metninde açıkça sözleşme ile kararlaştırılan önalım hakkının tapuya tescil edilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Bu nedenle tapuya tescil edilmemiş sözleşmelerin geçerliliğinden söz etmek imkanı ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Sözleşmeden doğan önalım hakkının kullanılması için bu hakkın tapuya tescili zorunlu is de, sözleşme içeriğinin başka bir deyişle sözleşme koşullarının tapu kütüğünde belirtilmemiş olması mümkündür. Bu durumda: a- Önalım hakkı sözleşmesinde, hakkın kullanılması ile ilgili şartlar tapu sicil kütüğünde gösterilmiş ise, sözleşmede gösterilen müddet yazılı şartlar altında hakkın kullanılması zorunludur. b- Önalım hakkına ilişkin sözleşme içeriği ile sözleşmenin kullanma şartları tapu kütüğünde gösterilmemiş ise, mukavelesi tapuya şerh verilmemiş ise, madde metninde de kabul edildiği üzere, taşınmazın üçüncü kişiye satışındaki koşullar esas alınır. Maddenin ikinci fıkrasında, sözleşmeden doğan önalım hakkının, hakkın tapuya tescilinden itibaren on yılın geçmesi ile sona ereceği belirtilmiş, böylece uygulama ortaya çıkabilecek uyuşmazlık ortadan kaldırılması amaçlanmış bulunmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken husus on yıllık sürenin başlangıcı ile ilgilidir. Maddede açıkça hakkın tescilinden itibaren on yıllık süreden söz edilmiş olması karşısında on yıllık sürenin önalım hakkının tapuya tescili ile başlayacağı kabul edilmiş bulunmaktadır. Başka bir deyişle on yıllık süre kanunundan doğan önalım hakkındaki iki yıllık sürenin başlangıcı gibi, satımın bildirilmesi (veya öğrenilmesinden) değil önalım hakkındaki sözleşmenin tapuya tescilden itibaren başlayacağıdır. Bu süre hak düşürücü süre niteliğindedir. Sözleşmeden doğan önalım hakkının ortadan kalkması; a-Hak sahibinin, satışın kendisine bildirilmesinden (veya öğrenmesinden) itibaren üç ay içersinde veya her halde on yıl içersinde hakkını kullanmamış olması, b-On yıllık süre içersinde önalıma konu payın satışının söz konusu olmaması, c-Taşınmaz maliki ile önalım hakkı sözleşme ile kabul edilen tarafların, önalım hakkının tanınmasından sonra bu hakkın kullanılmasından vazgeçilmesine dair yaptıkları sözleşme veya önalım hakkı sahibinin tek taraflı iade beyanı ile vazgeçmesi, gibi haller karşısında sözleşmeden doğan önalım hakkı ortadan kalkar. Önalım hakkının kullanılamayacağı haller; a- Sözleşmeye konu payın cebri icra yolu ile satılmış olması, b - Sözleşmeye konu payın kamulaştırılmış olması, c - Sözleşmeye konu payın trampaya tabi tutulmuş olması, d- Sözleşmeye konu payın bağışlanmış olması, gibi hallerde sözleşmeden doğan önalım hakkının kullanılması aynen yasal önalım hakkının kullanılmasında olduğu gibi mümkün bulunmamaktadır. BAŞA DÖN
Mülga 743 sayılı Medeni Kanununda kabul edildiği gibi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu da biri kanundan biri sözleşmeden doğan olmak üzere iki tür önalım (şuf’a) hak ve davalarını kabul etmiş bilinmektedir. 743. sayılı Medeni Kanunun 658. maddesinde sözleşmeden doğan önalım hakkı, 659. maddesinde de Kanuni önalım hakkı düzenlenmiş, bunlar dışında sözü geçen önalım haklarının kullanıma ve vazgeçme şekli başta olmak üzere başkaca hiçbir düzenlemeye yer verilmemiştir. Kanundan doğan bu boşluk Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı ile doldurulmaya çalışılmış ve bu nedenle belki de hukuk mevzuatımızda en çok Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı bu dava türü nedeniyle ortaya konmuş bulunmaktadır. 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk medeni Kanunu 732. madde ile Kanuni önalım hakkını düzenlemiş, Kanunun yürürlüğe girmesinden önce yayınlanan bazı İçtihadı Birleştirme Kararına da dayanılarak önalım hakkının kullanılamayacağı bazı haller gösterilmiş ve önalım hakkından vazgeçmenin koşul ve şekli hüküm altına alınmış bulunmaktadır. Adı geçen kanun 735. madde ile sözleşmeden doğan nalım hakkını düzenlemiş, ancak kanuni önalım hakkından farklı olarak ayrıtlılara girilmeyerek, maddenin uygulanmasında 732. madde ve devamında yer alan maddelere atıfta bulunulmuştur. Baştan beri açıklandığı gibi, bu çalışmamız bilimsel bir çalışma olmayıp, öncelikle İçtihadı Birleştirme kararları olmak üzere Hukuk Genel Kurulu kararları ve Daire kararları esas alınmak suretiyle gerektiğinde bilimsel görüşlerden de yararlanılarak özelikle ve öncelikle uygulayıcılar için başvuru niteliğinde olabilecek kaynak oluşturmaktadır. Bu nedenle mümkün olduğu kadar uygulamaya yönelik ayrıntılara girilerek 4721 sayılı Yasa ile getirilen hükümler,. Yargıtay İçtihatları birleştirme kararları ve diğer Yargı kararları da gözönüne alınarak değerlendirme yapılmıştır. Bu bağlamda, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunda yer alan madde metinleri yanında maddelerin 743 sayılı Medeni kanunundaki kaleme alınış biçimleri ve 4721 sayılı kanunun kabulündeki Hükümet gerekçeleri de belirtilmek ve aynen alınmak suretiyle uygulamaya yönelik değerlendirmelere yer verilmiştir.
B-ÖNALIM HAKKININ DOĞUMU VE HAKKIN KİMLERE AİT OLDUĞU
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu; Madde 732 : Paylı mülkiyette bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını tamamen veya kısmen üçüncü kişiye satması hâlinde, diğer paydaşlar önalım hakkını kullanabilirler. 743 sayılı Medeni Kanun Madde 659: Bir gayrimenkulün hissedarları onun şayi bir hissesini satın alan üçüncü şahsa karşı kanuni şuf’a hakkını haizdir. Hükümet Gerekçesi:Önalım hakkıyla ilgili olarak bu maddeyi karşılayan İsviçre Medeni Kanununun 681-683. maddelerinde Ocak 1965’de yürürlüğe giren yasayla önemli değişikler yapılmıştır. Bu değişiklikler göz önünde tutulmak suretiyle bu kısımda yeni 733. madde düzenlenmiştir. Maddede paylı mülkiyette herhangi bir paydaşın kendi payını isten tamamen ister kısmen bir başkasına satması halinde, diğer paydaşların önalım haklarını kullanabilecekleri öngörülmüştür. Bu suretle, önalım hakkının, bir payın üçüncü kişiye tamamen veya kısmen satılması durumunda da kullanılabileceği vurgulanmıştır.
Paylı mülkiyet şeklinde tapuda kayıtlı taşınmazda paydaş veya paydaşlardan bir veya birkaçı payını üçüncü kişiye satar ve devrederse, diğer paydaşlar için önalım hakkı doğmuş olur. Bu payın satın alan üçüncü kişi tarafından taraflar ile ilgisi olmayan diğer bir üçüncü kişiye satışında olduğu gibi paydaşlardan birine hatta payı satan paydaş veya paydaşlara geri iade etmesi yani tapuda da devir etmesi durumunda doğmuş olan önalım hakkına etki söz konusu olamaz. Payın bir kez satışı ile önalım hakkı doğar. Payın üçüncü kişi tarafından az önce belirtildiği gibi yeniden satışı durumunda önalım hakkı ortadan kalkmamakla birlikte HUMK.nun 186. maddesinin ve maddedeki düzenlemeye göre, davacı paydaşın seçimlik hakkının var olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Paydaş veya paydaşlar tarafından tapuda yapılan temlik işlemi satış olabileceği gibi bağış, ölünceye kadar bakım sözleşmesi, trampa, kamulaştırma vb. gibi hukuki nedenlere dayanabilir. Bu hallerde önalım hakkının var olup olmadığı hakkında önalım hakkının kullanılması mümkün olan olmayan işlemler hakkında inceleme yapılması gerekmektedir.
Her şeyden önce önalım hakkı daha öncede değinildiği gibi tapuda kayıtlı taşınmazlarda pay satışı ile doğar ve bu satış önalım hakkının konusu teşkil eder. Her ne kadar toplumda tapuda kayıtlı olmayan araziler taşınmaz olarak kabul görmekte ise de bunları hukuki anlamda taşınmaz olarak kabul etmek mümkün değildir. İşte bu nedenle önalım hakkının konusunu tapuda kayıtlı taşınmazda pay (hisse) satışı oluşturmaktadır. Konu ile ilgili gerekli inceleme yukarıda önalım hakkının genel olarak amacı bölümünde inceleme yapılmıştır, Ayrıca önalım hakkının kullanılması mümkün olan ve olmayan işlemlerden dolayı 733. maddenin kapsamı içinde ayrıntılı değerlendirme yapıldığından burada ilgili bölüme atıf yapılmakla yetinilmiştir. BAŞA DÖN1.-DAVACI OLABİLME DURUMU Madde metninde; davaya konu hissenin yer aldığı taşınmazda pay satan paydaş dışında kalan diğer paydaşların önalım hakkını kullanabileceği genel anlamda açıklanmış bulunmakta birlikte, pay sahibi olmanın şartları açıklanmadığı gibi paydaşın hak arama ehliyeti açısından bir açıklamaya yer verilmemiştir. Bu nedenle bu konularda mevcut İçtihadı Birleştirme Kararı yanında yasalarda yer alan diğer düzenlemelere de yer verilerek açıklama yapılmasında fayda görülmüştür. 1.a-Hak Arama Ehliyeti Yönünden; Kuşkusuz bu bağlamda; dava konusu taşınmazda paydaş olmanın yanı sıra, önalım hakkını kullanacak paydaşın medeni haklarını kullanma ve dava açabilme ehliyetine sahip olması gerektiği açıktır. Bu nedenle konu incelenirken TMK.nun 8-16 maddelerinin gözönünde bulundurulmasında zorunluluk bulunmaktadır. Madde 8. - Her insanın hak ehliyeti vardır. Buna göre bütün insanlar, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşittirler. Madde 9.- Fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir. Madde 10.- Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır. Madde 11.- Erginlik onsekiz yaşın doldurulmasıyla başlar. Madde 12.- Onbeş yaşını dolduran küçük, kendi isteği ve velisinin rızasıyla mahkemece ergin kılınabilir. MADDE 13.- Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes, bu Kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir. Madde 14.- Ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyeti yoktur. Madde 15.- Kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiilleri hukukî sonuç doğurmaz. Madde 16.- Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar, yasal temsilcilerinin rızası olmadıkça, kendi işlemleriyle borç altına giremezler. Karşılıksız kazanmada ve kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları kullanmada bu rıza gerekli değildir. Ayırt etme gücüne sahip küçükler ve kısıtlılar haksız fiillerinden sorumludurlar. Madde metinlerinden anlaşıldığı gibi, kişilerin öncelikle ayırt etme gücüne sahip olması gerektiği gibi buna bağlı fiil ve hak ehliyetine sahip olması gerekmektedir. Ayırt etme gücüne sahip olmayan küçükler ve kısıtlıların dava açma ehliyetleri de bulunmadığından bunlar haklarını veli ve vasileri tarafından kullanabildiklerinden küçükler ve kısıtlılar adına önalım hak ve davası da bunlar tarafından kullanılır ve açılabilir. Bu bağlamda TMK.nun 462. maddesinde vasinin izin alması gerektirir durumlar içersinde yer alan 8. bendinin gözönünde tutulması gerekmektedir. Başka bir deyişle vasi kısıtlı lehine önalım davası açmak isteğinde vesayet makamından izin almak zorundadır. Bu izin alınmaksızın açılan önalım davasının dinlenme olanağı bulunmamaktadır.
Fiil Ehliyeti ile İlgili Yargıtay Kararları
İçtihadı Birleştirme Kararları
İçeriği: İşlem sırasında tasarruf ehliyetine sahip olmada iyi ve kötüniyetin etkileri Kanuni Medeninin 360. maddesinin son fıkrası (4721 S.Y.nın 410/2. maddesi) bir kimse tarafından vaki olan Hukuki tasarrufun iptali davasında mücerret Mahkemenin o kimse hakkındaki hacir kararına istinat olunması halinde tatbik olunur. Yoksa o kimsenin butlanı iddia edilen tasarrufta bulunduğu anda o tasarrufun hüküm ifade etmesi için lazım gelen temyiz kudretinden mahrum olduğu kat’iyyetle tahakkuk etmesi halinde mezkur fıkra hükmünün tatbikine gidilmez. Çünkü bu halde tasarruf mezkur Kanunun 15. maddesi hükmünce esasen batıldır. Filhakika mezkur maddeye göre “mümeyyiz olmayan şahsın tasarrufu Hukuki bir hüküm ifade etmez”. Mümeyyiz olmayan bir kimse ile Hukuki muamelede bulunan diğer akidin bunu bilmeyerek hüsnüniyetle hareket etmiş olması zikri geçen 15. maddenin mutlak ve kat’i sarahati karşısında öyle bir kimsenin tasarrufu üzerine hukuki hükmün terettüp etmesi için kafi değildir. Kanun o gibi temyiz kudretinden mahrum kimselerin esasen hüküm ifade etmeyen tasarrufları hususunda o tasarruftan dolayı Hak iddia edenlerin hüsnüniyetini himaye etmemektedir. Elverir ki o tasarrufun hüküm ifade etmesi için lüzumlu olan temyiz kudreti derecesinin tasarruf zamanında mevcut olmadığı kat’iyyetle sübut bulsun. Bu takdirde kasırın hali hüsnüniyetten ziyade himayeye layık görülür. Medeni Kanunumuzun metin ve ruhundan başka türlü bir netice çıkarılmasına imkan yoktur. yukarıda zikredilen sebeplerden dolayı bir tasarruf zamanında temyiz kudretinden mahrumiyeti tahakkuk eden şahsın o tasarrufu üzerine hüküm terettüp etmeyeceği iddiasının kabulü için bunu dava eden vasiye bundan başka diğer tarafın suiniyetini dahi ispat etmek külfeti tahmil edilmeyeceğine.... (Yar. İçt. Bir. K.nun 11.06.1941 gün ve 4 E.21 K. sayılı kararı)
Hukuk Genel Kurulu Kararları
İçeriği: Hak ehliyetinin sınırlandırılması Medeni Kanunun 519. maddesinde (4721 S.Y.nın 577. maddesi) yer alan ehliyetin, aynı kanunun 8. maddesinde genel olarak düzenlenen hak ehliyeti olduğu yönünde görüş birliği oluşmuştur. “ her şahıs medeni haklardan istifade eder. Binaenaleyh kanun dairesinde haklara ve borçlara ehil olmakta herkes müsavidir.”MK.8) Genellikle ve eşitlik, hak ehliyetinin temel niteliğini oluşturmakla birlikte, bu özellikler mutlak değildir. Anayasanın yukarıda değinilen 35. maddesinin verdiği imkan çerçevesinde mirasa ilişkin hak ehliyetinin kanunla sınırlandırılması mümkündür. Farklı yapı ve durumlar için değişik düzenleme eşitlik ilkesine aykırı olamaz. Bu cümleden olarak yabancı unsurlu hukuki ilişkilerde hak ehliyeti 2675 sayılı kanunla düzenlenmiştir. “hak ve fiil ehliyeti ilgilinin milli hukukuna tabidir...Aile ve miras hukuku ile yabancı ülkedeki taşınmaz mallar üzerindeki aynı haklara ilişkin işlemler bu hükmün dışındadır.” (3675 S.Y. m.8) “Miras, ölenin milli hukukuna tabidir. Türkiye’de bulunan taşınmaz mallar hakkında Türk Hukuku uygulanır. Mirasın açılmasına, iktisabına Ve taksimine ilişkin hükümler terekenin bulunduğu yer hukukuna tabidir. Türkiye’de bulunan mirasçısız tereke devlete kalır” (2675 SY. M.22) denmek suretiyle yabancılar bakımından yapılan düzenlemelerin dikkate alınması zaruretine açıklık getirilmiştir. İşte bu açıklamalar çerçevesinde M.K.nun 519. maddesinde yer alan mirasçılığa hak ehliyetini, yabancılar bakımından araştırırken, Kanunlarda yer alan kısıtlamaları da dikkate almak gerekmektedir. (HGK.nun 28.12.1994 gün ve 2-625 E. 905 K. sayılı kararından)
İçeriği: Kamu tüzel kişilerinin hak ehliyeti Taraf ehliyeti, davada taraf olabilme yeteneğidir. Taraf ehliyeti Medeni Hukuktaki medeni haklardan istifade (hak) ehliyetinin Medeni Usul Hukukunda büründüğü şeklidir. Kimlerin taraf ehliyetine sahip bulundukları Medeni Kanuna göre belirlenir. (HUMK. mad. 38, MK. mad. 8 ve 46). Buna göre Medeni haklardan istifade (hak) ehliyeti bulunan her gerçek (MK. mad. 8) ve tüzel (MK. mad. 46) kişi, davada taraf olabilme ehliyetine sahiptir. Genel tanımlamadan sonra konumuz ile ilgisi nedeniyle Kamu tüzel kişilerinin de durumunun irdelenmesi gerekir. Bilindiği gibi Kamu tüzel kişileri, görevleri bakımından Kamu otoritesini temsil eden tüzel kişiler olup, Kanunla ya da Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak idare tasarrufu ile kurulur (Anayasa mad. 123, MK. mad. 52).Kamu tüzel kişileri taraf ehliyetine sahiptir. İl Özel idareleri, Köyler ve Belediyeler Kamu tüzel kişiliğine sahip olduklarından (Anayasa mad. 127) bu nedenle taraf ehliyetine sahip bulunmaktadırlar. Köy yollarına vaki el atmanın önlenmesi, buna ilişkin tapu kaydının iptali davalarının köy tüzel kişiliği tarafından açılacağı konusunda kuşku bulunmamaktadır. Uyuşmazlık, köyde oturan gerçek kişilerin bu tür davaları açıp açamayacakları noktasında toplanmaktadır. MK. 641, 1580 sayılı Belediye Kanunu, 442 sayılı Köy Kanunu ve 3402 sayılı kanunun 16. maddesinde yolların ilke olarak özel mülkiyete konu olamayacağı, haritasında gösterilmekle yetinileceği hükme bağlanmıştır. Umumi köy yolları da bütün köylünün kullanımına açık kamu malı niteliğindedir. Bir kişinin dava hakkına sahip olması, dava açabilmesi için yeterli değildir. Davanın dinlenebilmesi (esasına girebilmesi) için gerekli şartlardan birisi ve en önemlisi davacının davayı açmakta hukuki yararının bulunmasıdır. O kişinin dava açmakta korunmaya değer bir hukuki yararı yoksa, davanın bu yönden esasa girilmeden reddi gerekir. Çünkü hukuki yarar dava şartıdır ve mahkeme dava şartlarını kendiliğinden (re’sen) incelemekle görevlidir. Davacı köyde oturan ve köyün ortak yerlerinden yararlanma hakkına sahip bir kişidir. Yerleşik Yargıtay görüşüne göre, köy sakinleri de bir Kamu malından ( örneğin köy yolundan) yararlanılmasına engel olan kişi aleyhine dava açarak el atmanın önlenmesini isteyebileceği benimsenmektedir. (HGK.nun 30.05.2001 gün ve 14-443 E. 458 K. sayılı kararından)
İçeriği: Ölü kişi hakkında dava açılması Taraf olma ehliyeti medeni haklardan yararlanma hakkının bir sonucudur. Bu itibarla, ölü bir kimse aleyhine, söz konusu haklardan yararlanamayacağı cihetle dava açılamaz. Buna karşılık reşit olmayan kişi, her ne kadar medeni hakları kullanma ehliyetine haiz olmadığından bizzat kendisi bir dava açamaz ise de, sözü edilen haklardan yararlanacağından, taraf olma ehliyetinin sonucu olarak, aleyhine dava açılabilir. Bu esaslara göre, ölü bir kişi aleyhine dava açılmış ise, böyle bir dava görülemeyeceğinden reddi gerekir. Dava reşit olmayan kişi aleyhine açılmış ise, bu durumun her ne suretle olursa olsun öğrenilmesi üzerine, mahkemece re’sen davacıya, kanuni mümessile tebligat yapılmak amacıyla mehil verilerek sonucu uyarınca dava yürütülmelidir. Bu nedenle reşit olmayan kimse aleyhine dava açılamayacağı esasına dayanan davanın reddine ilişkin önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. (HGK.nun 06.02.1976 gün ve 6-11 E. 207 K. sayılı kararından)
İçeriği: Temyiz kudretine sahip olmayanların hukuken korunması Medeni Kanunun 13 ve sonraki maddelerindeki temyiz yeteneğine ilişkin hükümler, bu yetenekten yoksun olan kişileri korumak amacıyla konulmuş bulunduğuna göre, bu hükümlerin, amacına aykırı olarak uygulanmaması gerekir. Bu davada, davacının vekili durumunda bulunan Avukat A...’nın açmış olduğu davaya ve yaptığı işlemlere, vasinin bu avukatı yeniden vekil atayarak icazet vermiş olması, davacının yararına bir sonuç doğuracağından davanın başından beri yapılan işlemlerin geçerli sayılması, bu bakımdan dahi, yasa hükümlerine uygun düşmektedir ve böyle durumlarda, temyiz yeteneğinden yoksun bulunanların yaptıkları işlemlerin icazetle geçerlilik kazanamayacağının kabulü, korumak istenen kimselerin yararına değil, zararına sonuç vereceğinden, hukuka aykırı olur. Nitekim bu görüş, E. 22, K.2 sayılı ve 09.03.1955 günlü içtihadı birleştirme kararının gerekçesinde, o kararı veren kurulca da benimsenmiştir. (HGK.nun 07.04. 1965 tarih, 1/26 esas ve 149 karar sayılı kararından)
Daire kararları
İçeriği: İrade beyanında sakatlık Davacı, tamamen benzer iddiayı ileri sürerek davalılar aleyhine açtığı önceki davadan vazgeçmiş ve o dava vazgeçmeden ötürü reddedilmiştir. Kuşkusuz, vazgeçme kesin hükmün hukuksal sonuçlarını doğurur. Ne var ki, davacı eldeki davada, ilk davadaki vazgeçme beyanının iradeyi fesada uğratan (hile ile hataya düşüren) bir sebeple yapıldığını ileri sürmüş, feragat beyanının iptali ve tapu kaydının tashihen adına tescilini talep etmiştir. İddia, belirtilen içeriği itibariyle vazgeçme beyanının ortadan kaldırılmasına da yöneliktir. Bu tür davaların dinlenebilme olanağının bulunduğu öğretide ifade edildiği gibi, yargısal uygulamalarda da benimsenmiş bulunmaktadır. O halde, mahkemece, değinilen ilke gözetilerek inceleme ve soruşturma yapılması, ortaya çıkacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken.... (Yar. 1. HD.nin 10.10.1994 gün ve 2117 E. 9746 K. sayılı ilamından) İçeriği: Ayırtetme kudretine sahip olmayanların borç altına girmesi Davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırtedebilme kudreti bulunmayan bir kimsenin, kendi iradesi ile hak kurabilme borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim, Medeni Kanunun “medeni hakları kullanmaya selahiyettar olan kimse iktisaba da, iltizama da ehildir” şeklindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edinebilmeyi, borç (yükümlülük) altına girebilmeyi, medeni hakları kullanma ehliyetine bağlamış; 10. maddesinde de medeni hakları kullanma ehliyetinin başlıca koşulu olarak temyiz kudretini ve reşit olmayız kabul ederek, “mümeyyiz olan reşit, medeni hakları kullanmaya selahiyattardır” hükmünü getirmiştir. “ Ayırtım gücü, eylem ve işlem ehliyeti “olarak da tarif edilen temyiz kudreti aynı yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü sebebiyle yahut akıl hastalığı veya akıl zayıflığı veya sarhoşluk ve bunlara benzer sebeplerden biriyle makul surette hareket etmek (iktidarından) mahrum olmayan her şahıs Kanuni Medenice mümeyyizdir” denmek suretiyle tanımlanmış ayrıca, temyiz kudretini ortadan kaldıran önemli sebeplerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almıştır. Hemen belirtmek gerek ki, MK.nun 15. maddesinde ifade edildiği üzere, temyiz kudreti olmayan bir şahsın geçerli bir iradesinin bulunmamamsı nedeniyle muayyen istisnaların dışında yapacağı işlemlere bir sonuç bağlanamayacağından, karşı tarafın iyiniyetli olması, o işlemi geçerli kılmaz (YİBK. 28.07.1941 tarih 4/219) (Yar.1.HD.nin 26.09.1996 tarih, 10070E.,10532 K sayılı ve 23.01.1997 tarih, 1996/16104 E., 1997/41 K. Sayılı kararları) İçeriği: Tam ehliyetsizlerin davada temsili Hukuk Usulü Muhakemeleri kanununun 38. maddesi delaleti ile Türk Medeni Kanununun 9 ve izleyen maddeleri hükümlerine göre, mümeyyiz olmayan küçükler ile akıl hastalığı, akıl zayıflığı ve benzeri nedenlerle mahcur olanlar, temyiz kudretinden mahrum ve dolaysıyla medeni hakları kullanma ehliyeti ve bu arada dava ehliyeti yoktur, başka bir deyişle bunlar tam ehliyetsiz kişilerdir. Bunlarla ilgili davalar kanuni mümessilleri tarafından açılır. Bunların tasarrufları, hukuken bir hüküm ifade etmez. Bunlara yapılan tebligatlar geçensizdir. Hakkında hacir altına alınma kararı verilmesini haklı kılan kafi bir sebep bulunmayan reşitler ise temyiz kudretine sahip, medeni hakları kullanma ehliyeti ve dolaysıyla dava ehliyeti mevcut kişilerdir. Bu durumda onların haklarını korumada, aczleri bulunması halinde dahi medeni hakları kullanma ehliyeti mevcut bulunduğundan, yaptıkları tasarruflar ve işler, bu arada kendilerine usulen yapılan tebligatlar geçerlidir. Dava haklarını bizzat veya vekilleri aracılığı ile kullanırlar. Dava açılması bir süreye tabi ise, bu süre içersinde davalarını açmaları gerekir. Bu durumda olanların, mevcut olan medeni haklarını kullanma ehliyetleri Türk Medeni Kanununun 379. maddesi (4721 S.Y.nın 429. maddesi) hükmü uyarınca, kısmen mahrum edilmesinin menfaati iktizasından (menfaatinin gereğinden) bulunarak kendilerine mahkemece bir müşavir atanmış olması, kararın verildiği tarihten itibaren hüküm ifade eder. Böyle bir karar bulanların daha önceki tasarruf ve işlemlerini geçersiz kılmadığı gibi kanunen belli bir sürede kullanmaları gereken hakları yönünden yeni bir süre hakkı vermez. (Yar.18. HD.nin 15.02.1999 gün ve 14580 E. 1827 K. sayılı ilamından)
İçeriği: Tam ehliyetsizlerin borç altına girmesi TTK. 582. maddesi hükmüne göre akit ile borçlanmaya ehil olan kimse poliçe,çek ve bono ile borçlanmaya ehildir. Türk Ticaret Kanunun ayrılmaz bir cüzü olan Türk Medeni Kanununun 13. maddesine göre yaşının küçüklüğü sebebiyle yahut akıl hastalığı veya akıl zayıflığı veya sarhoşluk ve bunlara benzer sebeplerden biriyle makul surette hareket iktidarından mahrum olmayan her şahıs mümeyyizdir. Aynı Kanunun 16. maddesine göre ise mümeyyiz küçükler kanuni mümessillerinin izni veya icazetleri altında bizzat kendi tasarruflarıyla borçlanmaya ehildirler. Somut olay da, bononun tanzim tarihinde davacı Kazım henüz 18 yaşını ikmal etmediğinden, mümeyyiz küçük durumundadır. Velayet hakkı ise, babası hayatta olmadığı için TMK.264/1’e göre annesine ait olup adı geçenin aynı bono üzerinde borçlu olarak imzası vardır. Yani TMK.16. maddesinde aranan kanuni mümessilin rızası şartı gerçekleşmiştir. (Yar. 19.HD.nin 18.03.1999 gün ve 724 E. 1789 K. sayılı ilamından)
İçeriği: Hukuki ehliyetin tesbiti Gerçekten, delil tespit yoluyla anılan doktor mütalaasında A...’in akli melekelerinin ve ruh durumunun normal olduğu belirtilmiştir. Ancak, kısa bir müddet sonra Sakarya Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu’nca verilen 27.03.1990 tarihli raporda “Serebal- Skleroz- Senil Demans” teşhisi ile vasi tayini gerektirdiği ifade edilmiştir. Hal böyle olunca, ilgili hastaneden getirtilecek sair müşahede belgeleri ve reçete ile ilgili dosyanın Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesinde ve Ahmet’in satış tarihinde hukuki ehliyetine sahip olup olmadığının Adli Tıp Kurulu raporuyla saptanmasında zaruret vardır. (Yar.1.HD.nin 01.04.1994 gün ve 3625 E. 4187 K.sayılı kararından)
İçeriği: Kooperatife ortaklıkta hukuki ehliyet 1163 sayılı Kooperatifler Kanunun 8. ve MK.nun 14. maddesi hükümleri uyarınca kooperatife ortak olabilmek için, kişinin reşit ve medeni haklarını kullanma haklarına sahip olması gerekir. Aksi halde, ortaklık işlemi batıl olup, başlangıçtan itibaren geçersiz bulunmaktadır. Kooperatifçe, bir başka nedenle ihraç kararı verilmiş olması da sunucu değiştirmez. (Yar. 11.HD.nin 04.03.1996 gün ve 911 E. 1290 K. sayılı kararından)
İçeriği: Hukuki ehliyeti bulunmayanların yaptığı işlemle 3. kişilerin haklarının zarara uğraması Davacı vekili, davalılardan Mustafa tarafından 17.01.1993 tarihinde müvekkilinin öldürülmek amacıyla yaralandığını ve bu nedenle davalı Mustafa hakkında tazminat davası açtıklarını, davalı Mustafa’nın ise bu tazminatı ödememek amacıyla 12.02.1993 tarihinde iki parça tapulu taşınmazını diğer davalıya muvazaalı olarak tapuda intikal ettirdiğini ileri sürerek, (davalı Ayşe adına olan tapunun iptali ile davalı Mustafa adına tesciline karar verilmesini) talep ve dava etmiş; ancak, 26.01.1995 günlü dilekçe ile davalarını ( davalı Mustafa’nın akıl hastası olup, MK.nun 15. maddesine göre tapudaki satışının hukuki hüküm ifade etmeyeceği için iptaline karar verilmesi) şeklinde ıslahta bulunmuş ve muvazaa hususunun ayrıca incelenmesine gerek bulunmadığını açıklamış ve 22.03.1995 günlü oturumda da ıslah durumunu tekrarlamıştır. Mahkemece; dava açıldığı tarihte davacı yan yararına sonuçlanmış tazminat davası olmadığı için muvazaa sebebiyle iptal davası açmakta davacının hukuki yararının bulunmadığı, ehliyetsizliğe dayanan iptal davasında da sıfatları (aktif husumet ehliyetleri) olmadığı gerekçesiyle red edilmiştir. Dava nedeni ehliyetsizlik olarak ıslah edildiğine göre, mahkemenin davayı ıslahta dayanılan hukuki neden çerçevesinde çözümlenmesi gerekir. Gerçekten mümeyyiz olmayan bir kişinin yaptığı hukuki muamele nedeniyle 3. kişinin (olayımızda davacının) hakları halele uğramışsa, o hukuki muamelelerin geçersizliğini, 3. kişiler de ileri sürerek dava konusu edebilir. Ehliyetsizin hukuki muamelesi nedeniyle 3. kişi ehliyetsizden alacağını alamayacak durumda kalmışsa, hakkı halele uğramış demektir. Bu durum ise yargılama ile tespit edilecektir. Davacının, bu davadan önce davalı Mustafa hakkında açtığı tazminat davası mevcut olduğuna göre, mahkemece bu dava sonucu beklenmeli ve davacının varsa böylece tazminat alacağı belirlenmeli ve adı edilen davalının diğer mal varlığı araştırılmalı ve hasıl olacak sonuç uyarınca istem hakkında karar verilmelidir. Davacının bu davadaki amacı, gerçekleşecek tazminat alacağını tahsil edebilmek için hukuki muamelenin kendisi yönünden geçersizliğini sağlamaktır. Davacının bu hakkı ise, ayni değil şahsi sonuç hasıl eder. Bu bakımdan, dava sonucunda tapunun iptali ile davalı Mustafa adına tesciline karar verilemez. Davacı alacağı mahkeme kararı üzerine (işlemin 3. şahsın) davalının üzerindeki kaydın tashihine mahal olmadan o taşınmazların haciz ve satışını isteyebilir. (Yar. 4.HD.nin 15.01.1996 gün ve 1995/9908 E. 1996/118 K. sayılı kararından)
İçeriği: Ayırtetme gücüne sahip olanları tazminat davası açabilmeleri “ HUMK.nun 432/son maddesi uyarınca; kararı veren mahkemenin temyiz istemini red etmesi, temyizin kanuni süre geçtikten sonra yapılması veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olması halleri ile sınırlıdır. Mahkemenin buna rağmen davacının temyiz istemini (onun ehliyetsizliği nedeniyle) red etmesi yasaya aykırı olmakla, 29.05.1995 günlü mahkeme kararı bozularak kaldırılmalı ve ilk temyiz dilekçesine göre temyiz istemi incelenmelidir. Davacı, davalı tarafından ırzına geçilmesi ve alıkonulması nedeniyle uğradığı maddi ve manevi zararının ödetilmesini talep ve dava etmektedir. Dava, şahsiyet hakkına hukuka aykırı olarak tecavüz iddiasına dayanmaktadır. Şahsiyet hakkı hukuka aykırı olarak tecavüze uğrayan ve bu surette maddi ve manevi zara maruz kalan kimse temyiz kudreti bulunan küçük ve mahcur ise, tazminat davasını (münhasıran şahsa merbut hak olması itibariyle) kanuni temsilcisinin iznine tabi olmaksızın kendisi açabilir (MK. md. 16/2, 24/a). (Yar. 4.HD.nin 21.09.1995 gün ve 5439 E. 6448 K.sayılı kararından)
İçeriği: Ayırtetme gücünün (temyiz kudretinin) niteliği Bilindiği üzere: davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirebilme ve ayırt edebilme kudreti bulunmayan bir kimsenin kendi iradesi ile hak kurabilme borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim Medeni Kanunun “medeni hakları kullanmağa selahiyettar olan kimse iktisaba da, iltizama da ehildir” (4721 sayılı Yasada bu hüküm “Fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir” şeklinde kaleme alınmıştır. Mad.9) şeklindeki 9. maddesi hükmüyle hak elde edebilmeyi, borç (yükümlülük) altına girebilmeyi medeni hakları kullanma ehliyetine bağlamış 10. maddesinde de medeni hakları kullanma ehliyetinin başlıca koşulu olarak temyiz kudretini (4721 sayılı Yasada “temyiz kudreti” deyimi yerine “ayırt ekme gücü” deyimi kullanılmıştır) ve reşit olmayı (4721 sayılı yasada ayrıca “kısıtlı” olmamayı) kabul ederek “mümeyyiz olan reşit medeni hakları kullanmağa selahiyattardır” (4721 sayılı yasada ise bu hüküm “Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır” şeklinde kaleme alınmıştır) hükmünü getirmiştir. “Ayırtım gücü, eylem ve işlem ehliyeti” olarak ta tarif edilen temyiz kudreti aynı Yasanın 13. maddesinde “yaşının küçüklüğü sebebiyle yahut akıl hastalığı veya akıl zayıflığı veya sarhoşluk bunlara benzer sebeplerden biriyle makul surette hareket etmek (iktidarından) mahrum olmayan her şahıs Kanunu Medenice mümeyyizdir” (anılan hüküm 4721 sayılı Yasada “Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkes. Bu kanuna göre ayırt etme gücüne sahiptir” şeklinde düzenlenmiştir.) denmek suretiyle tanımlanmış ayrıca, temyiz kudretini (ayırt etme gücünü) ortadan kaldıran önemli sebeplerden bazılarına değinilmiştir. Önemlerinden dolayı bu ilkeler, söz konusu yasa ile öteki yasaların çeşitli hükümlerinde de yer almıştır. Hemen belirtmek gerek ki, MK.nun 15. maddesinde ifade edildiği üzere temyiz kudreti (ayırt etme gücü) olmayan bir şahsın geçerli bir iradesinin bulunmaması nedeniyle muayyen istisnaların dışında yapacağı işlemlere bir sonuç bağlanmayacağından karşı tarafın iyi niyetli olması , o işlemi geçerli kılmaz (YİBK 11.06.1941 tarih, 4/21). (Yar. 1.HD.nin 17.01.2001 tarih, 2000/15953 E., 2001/224 K. sayılı kararından)
İçeriği: Kooperatife ortaklıkta rüşt Davacılar vekili, müvekkillerinin, akçalı yükümlülüklerini yerine getirmediklerinden bahisle yönetim kurulu kararı ile ortaklıktan ihraç edildiğini, süresinde genel kurula itiraz ettiklerini ve ihraçlarının onaylandığını ileri sürerek, haksız verilen genel kurul ihraç kararının iptalini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevabında; davacıların, noter kanalı ile genel kurula itiraz etmediklerinden, ihraç kararının kesinleştiğini ve davanın üç aylık yasal süre içinde açılmadığını,davacıların reşit olmamaları nedeniyle üyelik sıfatları bulunmadığını beyanla, davanın reddini istemiştir. Mahkemece; toplanan delillere, davacılara gönderilen ödemeye ilişkin ihtarların 30 gün süreli olduğu, oysa Kooperatifler Kanunun 27. maddesi gereğince bir aylık süre verilmesi gerektiği cihetle, davanın kabulüne, davalı kooperatifin, davacılar (İ.), (C.), (S.) (velayetten (Y.)) hakkında aldığı genel kurul ihraç kararının iptaline karar verilmiştir. Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir. Davacılar (İ.), (C.) ve (S.) gerek ortak oldukları tarihte, gerekse ihraç kararının verildiği tarihte reşit olmadıkları çekişmesizdir. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunun8. ve MK.nun 14. maddesi hükümleri uyarınca kooperatife ortak olabilmek için, kişinin reşit ve medeni haklarını kullanma haklarına sahip olması gerekir. Aksi halde, ortaklık işlemi batıl olup, başlangıçtan itibaren geçersiz bulunmaktadır. Kooperatifçe, bir başka nedenle ihraç kararı verilmiş olması da sonucu değiştiremez. Bu durum karşısında, ihraç kararı tarihi itibariyle ortak olma sıfatı bulunmayan davacıların, davalarının reddine karar verilmesi gerekirken aksine gerekçelerle ihraç kararın iptali doğru görülmemiştir. (Yar. 11.HD.nin 04.03.1996 tarih, 1996/911 E., 1290 K. sayılı kararı)
İçeriği: 3. kişilerin dava hakkı ... bir kişinin yaptığı hukuki muamele nedeniyle üçüncü kişinin hakları helale uğramışsa, o hukuki muamelenin geçersizliğini, üçüncü kişilerde ileri sürerek dava konusu edebilirler. Ehliyetsizliğin hukuki muamelesi nedeniyle üçüncü kişi ehliyetsizden alacağını alamayacak durumda kalmışsa, hakkı helale uğramış demektir. Bu durum ise yargılama ile tesbit edilecektir. (Yar.4.HD.nin 15.01.1996 tarih, 1995/9908 E., 1996/118 K. sayılı kararı)
İçeriği: İzin Şöyle ki, kanunda ortak hayatın devamı sırasında vaki istekler esas alınarak ana ve babadan (MK. 12) söz edilmiştir. Amaç velayet hakkı olanların muvafakatını sağlamaktır. Onun için boşanma veya ölüm ya da başka sebeple velayet ana ve babadan birinde bulunmakta ise bu takdirde velayeti kullananın muvafakatı yeterlidir. Velayet hakkına sahip bulunmayan anne ve babanın ayrıca izninin alınmasına gerek yoktur... (Yar.2.HD.nin 25.02.1986 gün ve 1061 E. 2031 K. sayılı kararı)
|
|
|